Otobiyografi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Otobiyografi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

29 Eylül 2014 Pazartesi

Alternatif bir tarih yazısı

Şimdi size anlatacaklarıma inanmasanız iyi edersiniz. Bir kez kandırabilirsem sizi, bir dahaki sefere, daha yürekten dinlersiniz söyleyeceklerimi. Sokaklarda, kendi ölümlerinden kaçan hayaletlere dönebilir; kuzey-güney, doğu-batı yollarında sırf haritayı ikiye bölebilmek için yol alırsınız. Bu sözlerimi dikkate almaz da bana deli muamelesi yaparsanız çok sevinirim. “Çünkü, yalnızlık benim tanrımdır.” Sakın yanıma ilişmeyin.

“Bu dünya gerçek olsaydı ne korkunç olurdu” dediğinden beri o, bu düşünce durdu. Betonarme cehennemlerin gölgelerinde bir yosundum o zamanlar. Kimsenin düşleri olabileceğine dair ümidim yoktu. Yaşamak başlı başına ıstıraptı ve kedilerden başka hiçbir nesne bunun farkında değildi. Dokuz canını da hiç gözünü kırpmadan beş dakikada veren kediler tanımıştım, boyunlarında altın zincirler ki sırf racon icabı.

Yenilgiler ki en haysiyetli yanımızdı. Susar, sigara içerdik. Susar, göz yaşlarımızı müebbede mahkum ederdik. Ağlasak, bu dünya gerçek olacaktı. Ağlasak, geride hiçbir rüya kalmazdı. Sustuk ve ağlamadık.

Herkesin bir sevdası, bir sevdalısı oluyordu, öyle ya da böyle. Herkesin bir ceketi, bir çift ayakkabısı vardı. Herkesin bir pantolonu, bir çift gözü ( kör ya da değil ama hep kapalı ), herkesin bir öfkesi vardı. Ben, herkesin öfkesi, herkesin içindeki şiddettim.

O ölü kıyılarda, plastik bardaklarımızdaki rakıları yağmur sulandırırdı. Hayalet şileplere bakar ve ölümü kandırmanın planlarını yapardık. Kimse kimsenin yalnızlığına karışmazdı; kimse kimsenin küfrüne, kirine, günahına… O zamanlar bizim Müslüm Baba’mız vardı! Uzak şehirlerde bizi bekleyen suçlarımız. Suçluyduk ve ilk suçtan beri kaçak… Doğmak ki günah ve kasten cinayetti.

Lüzumsuz adamların korkusuzluklarından, gece, durmadan cinayetler türetirdi.

BEN

ELİMİ
İLK SENDE
KANA BULADIM…
Yalnız kar vardı ve kardan başka her şey yalandı. Camları çatlatan çılgın bir soğuk ve yolları saklayan hain bir ayazdı. Sana çıkan tüm yollarımı yitirmiş, yıkılmıştım. Biri bi el silah sıksa sanki bütün ülke ölecekti. Kalemlerim donmuş, belleğim sana yakarışlarla dolmuştu. “İmdat! Yine mi karlardan yollar örtülüyordu.” İmdat! Yine mi yollarda aşklar boğuluyordu. İmdat! İmdat! İmdat! S.S. Sevdalınız, sulara gömülüyordu.

HER AKŞAM SON AKŞAM


Bu manzaranın karşısında, milyon illetle karşı karşıya... Bozmamak için fiyakasını yeminlerin, sustuk ve tek kelime etmedik...

28 Eylül 2011 Çarşamba

shyness is nice

Ne kadar mucizevi bir zamanda ne kadar özel insanlarla rastlaştığımı ve tüm bu güzellikleri ne de hakkıyla yaşadığımı görüyor, anlıyor ve selam çakıyorum!
Published with Blogger-droid v1.7.4

5 Mart 2010 Cuma

MADAGASKAR ÇOK UZAKTA!..






“Herkesin bir haritası vardır mutlaka.
Kimi kader diye görür,
kimi gördüğüyle kalır…
Birileri gidip dönmese,
haritalara kim inanır???”




Gittim ve döndüm. Hala tozu durur üzerimde o acılı yolculuğun. Ölmek ve ardından yeniden doğmak gibi  bir şey. Ama gitmeyenlere anlatacak o kadar çok şeyim var ki! Dinleyip dinlememeleri umurumda değil aslında. Çünkü birileri dinlesin diye anlatmıyorum tüm bunları. Biliyorum, dinleyen birileri elbet çıkacaktır. Haritasına bakan ve yola çıkmak konusunda tereddütleri olan birileri mutlaka vardır. Hayır! Kimseyi umutlandırmayacak anlatacaklarım. Yolun yarısına gelmişleri bile geri döndürebilecek şeyler gördüm, duydum, yaşadım. Bir yerlerde başladı ve yine bir yerlerde sona erdi. Yani nerede başlayıp nerede bittiği hiç önemli değil. İnsanoğlunun karanlığından geçip geldim. Hayatta kaldım ama ayakta kalamadım. Elimdeki her şeyi yitirdim, hem de her şeyi… Yinede, pişmanım diyemem.

    İlk ve en büyük hatam kendimi bir postacı sanmaktı. Elimdekileri de mektup. Birilerine ait ve onlara ulaştırılması gereken... Postacı olmadığımı ancak en son adımımda fark ettim; dolayısıyla, elimde olanların yani aslında benim olması gereken ama başkalarına postaladığım sevgimin, inancımın, şehvetimin ve elimdeki diğer her şeyin de mektup olmadığını.

Daha en baştan yanlış bir hikayeydi, kabul ediyorum. Zaten bir hikaye yazmak için yola çıkmamıştım. Tek istediğim, masaldı. Masal olmak, masala karışmak. Olmadı. Başarısızlığımı açık yüreklilikle itiraf ediyorum size… Başarısız olmak o kadar da kötü değil. ‘Önemli olan denemekti’ de demek istemiyorum. Bahanelerim yok. Onları yaratmaya hiç çalışmadım. Çalışmak ruhuma aykırı bir davranıştır zaten. Ben yaradılıştan tembel bir adamım.

    Şiir kanıma karıştığından beri dünya bir şiir oldu benim için. Yazdım, okudum ve belleğime kazıdım onu. Kendim şiir olamayacağımdan, sadece insan olmaya çalıştım, insan kalmaya. Bunu öyle hemen kolayca anlamanızı beklemiyorum. Kendinize bir iyilik yapın ve eğer ilk duyduğunuzda kavrayamadıysanız ne dediğimi, kafanızı daha fazla karıştırıp anlamaya da çalışmayın.

    Dünyanın bir şiir olduğunu benden önce de söyleyenler oldu. Şiirin bir dünya olduğunu da. Bu sözler ancak ben söyleyince anlamlı geldi bana, belki  sen söyleyince de sana anlamlı gelir…

Baudelaire’le başlayıp Rimbaud’la ilerleyen ve Pavese’yle sona ermesini beklediğim ama sebebini çözemediğim bir şekilde Kavafis’e bağlanan hayatım şimdilik huzura ulaştı.  Yatağımda beni ısıtacak bir sevgilim yok, cebimdeki parayı saymaya kalksam beşe kadar bile saymam gerekmez, karnımın gurultusu saatlerdir durmuyor ve ne zaman duracağını da bilmiyorum ama huzurluyum sevgili okurum. Çok huzurluyum. Eğer bir sabır ve cesaret gösterisinde bulunup bu yazının sonuna dek yanımda kalırsan, bu huzuru bana bahşeden şeyin ne olduğunu anlayacağını sanıyorum.




“Çocukluğumla aramda kayıp bir an duruyor”
turgut toygar

    Çocukken cebime doldurduğum taşlar, büyüdüğümde, hayatın bataklığında dibe çökertti beni. Oysa o kadar çok sevmiştim ki onları… Bilmiyordum, bir yerlerde onları cebimden çıkarmam gerektiğini. Bilmiyordum, bu yüzden öğretmeye çalıştılar. Cebimden çıkarıp atmak yerine hep sakladım onları, bana, onları çıkarıp atmamı öğreten insanlardan. Sakladıkça daha da ağırlaştılar. Onlar ağırlaştıkça onlara olan sevgim ve tutkum da çoğaldı. Her adımımda beni bataklığın dibine doğru çekti onların ağırlığı. 

Batmaya başladığımı görür görmez; beni bırakıp, başkalarına öğretmek için bunları, yanımdan ayrıldı öğretmenlerim. Kurtulmam imkansızdı artık. Çamura bulanmıştım bir kez. 

Umursamadım bunu, kendimi terkedilmiş gibi de hissetmedim. Yalnızdım çünkü bunun üstesinden tek başıma gelebilirdim. Yalnızdım çünkü yalnız olmam gerekiyordu. Korku yalnızlığı yeğliyordu, cesaret de öyle. Böylece, neden korkup neden korkmayacağımı kendi başıma öğrendim.

Bataklığın üzerinden suyun üzerinde yürür gibi geçenlere ait korkular bana hiç yaklaşamadı. Aç kalmaktan korkmadım mesela ne de yeterince yiyememekten.  İştahlı bir çocuk sayılmazdım  ve matematiği bir tek yıldızları sayabildiğim zamanlar severdim. Fizik bir imla hatasıydı benim için, biyolojiyse çıplak bir kadındı gözümde. Coğrafya, coğrafya serserilere özgü bir dersti, yani benim dersim. 

    Doğduğum yerle aramda kayıp bir an duruyor şimdi. Annemle, babamla, ablamla ve çocukluk arkadaşlarımla. Anılarımızın üstüne oteller dikmişler mi diyordu Mazhar Alanson? Çocukluğumun anılarının üzerinde şimdi uydukentler ve otoyollar yer alıyor. İlk sigaram, ilk aşkım, ilk okuldan kaçışım ve ilk sustalım şimdi onların altında. Ben onların altındayım. Çocukluğumun şekilsiz mezar taşları…

    Asla çiçekler bırakmadım mezarlarıma. Su dökmedim. Mevlit okutmadım. Onları kendi başlarına bırakıp yeni mezarlar aradım hep. Buldum da. Kendini benim kadar çok ve sık yıkan ve yağmalayan bir başkası var mıdır, bilmiyorum. Eğer varsa dilerim bunu yapmayı benden önce bırakır.

    Kendimi yıkma alışkanlığı ki ben bağımlılığı demeyi daha doğru buluyorum, sanırım annemi ilk hayal kırıklığına uğrattığım an başladı. Yanılmıyorsam günlerden pazartesiydi. İlkokula başlamış mıydım, tam olarak anımsayamıyorum ama para saymayı biliyordum. Kaç paraya kaç çikolata alınacağını, bir büyük rakı alınca iki yüz elli liradan kaç lira artacağını da… Çok da önemli bir ayrıntı değil. Tıpkı ilk öpücüğümü anlamsız bir kadınla paylaştığım gibi, ilk sigaramın markası gibi, son aşkımın beni terk edince kollarına koştuğu adamın adı gibi önemsiz bir ayrıntı. O andan, bana bir tek hayatımın en önemli kuralı kaldı: “ne hata yapmış olursan ol, hep dürüst ol.”

    Anneme, bana bunu öğrettiği için çok müteşekkirim. Tanıdığım onca insan içinde bana en önemli ve anlamlı şeyleri hep o öğretti. O da tanıdığım insanlardan biriydi. Beni doğuran kadın oydu. Hayatta en saygı duyduğum kadın oydu. En çok sevdiğim ve en çok öfkelendiğim kadın da oydu. Tabii ki en çok onu üzdüm, en çok onu yordum. İnsanın annesinden böyle bahsetmesi biraz garip gelebilir size. Sık sık tekrarlanan ve çoğu aile için bir teraneden öte bir şey olmayan “çocuklarınızla arkadaş olun” öğüdü bizim evin sınırlarında bir gerçekti. Hem annem hem de babam, ablamla bana karşı arkadaşça davranmak konusunda çok cömerttiler. Arkadaşmışız gibi dertleşir, arkadaşmışız gibi kavga eder ve arkadaşmışız gibi birbirimizi, düşünmeden kırardık. Beni arkadaşlarım doğurdu, onlar yaşattı, onlar hayatta tuttu. En başta da annem, babam ve ablam.

    İki kardeş arasındaki zeka farkının çok çok az olduğuna dair bir şeyler okuduğumu anımsıyorum. Dürüst olmam gerekirse uzun bir zaman ablamın aptal ve tembel olduğunu düşünmüşümdür. Öğrenim hayatımın tamamında ondan birkaç adım ilerdeydim hep. Onu asla yarışacak bir rakip olarak görmedim. İç güdüsel olarak onu ilk rakibim olarak görmem gerekiyordu. Oysa hangi konuda olursa olsun daha yarışın başında benim kazanacağım belli olduğundan onunla yarışmaya kalkmadım hiç. Yıllar sonra, o çalışmaya başlayıp, ben onu iş yerinde görünceye kadar da böyle düşündüm.

    Kıdemli bir işi yoktu. Halkla ilişkiler vesaire, birkaç şirket dolaştı. Hepsinde de işten ayrıldığında arkadaşları üzüldü. Bunu gözlerinde gördüğümde ablamla gurur duydum. Aslında ben onunla yarışacak kadar iyi değildim. Bunu fark ettiğimde çoktan birileriyle yarışmaktan vazgeçmiştim. Yinede kendi gözümde ablamı kürsüye çıkarıp boynuna bir altın madalya taktım.

    Ya babam? Babamla ben; babaların sürekli çalıştığı ve çocukların zoraki umutları gerçekleştiremediği zamanların insanlarıydık. İkimizin de hikayesi Cağaloğlu’nun kağıt ve mürekkep kokan sokaklarında hemen hemen aynı yaşlarda başladı. O, on beşinde İnkılap Matbaası’nda çalışmaya başladı. Ben, on beşimde bir şiir dergisinde yazmaya başladım. O çalıştı, ben yazdım. O,çalışmadığı zamanlarda alkolden uykuya seyahat etti; ben, yazmadığım zamanlarda, yıkımlardan yıkımlara. Buğulu bir camın arkasından, yüz elli promilin üzerinde alkolle bakıldığında, en çok babama benzerim.

3 Kasım 2009 Salı

ZALİM YILLAR

Bir süre önce çocukluk arkadaşlarımın birinden bir mektup aldım. "Büyük bir yazar oldun mu?" diye soruyordu. Bundan onbeş yıl önceydi. O zamanlar, çoktan büyük bir yazar olmuştum da devasa bir yazar olmayı bekliyordum ortaya çıkmak için. "Kaç kitabın var şimdi?" diye soruyor. Hayır, dalga geçmiyor. Kitaplarla uzaktan yakından bir ilgisi yoktur onun. Cevap yazsam ve sıralasam olmayan kitaplarımı, farkına bile varmaz. Merak edip gidip almaya kalkmaz. Neyse... Zaten mektup da değildi yazdığı. Ben öyle olmasını isterdim. İstedim ve öyle oldu...

Birilerinin aklına gelmiş olmak bile güzel aslında. "Neden kitap yazmadım?" başlıklı bir manifesto yazdım ama hemen yırtıp attım. Otursak, iki kadeh tokuştursak karşılıklı; neden yazmadığımı mı anlatacağım sanki ona. 15 sene önce, burnumun dibini bile göremezken, ne kadar da küstah olduğumu mu anlatacağım... Hayır! Muhtemelen gece boyunca Fenerbahçe, Galatasaray, Türkiye Süper Ligi konuşacağız. Arada ekonomiden bahsedecek o. Sonra, çakırın yanına keyf denk düşünce, gidip taze ithal mallarla düşüp kalkacağız. Bizimle yattıktan aylar sonra, Kanada ya da Amerika'daki erkeklerle düşüp kalkıyor olacaklar onlar. Yıllar sonra, doğu blokunun yeni iş kadınları olarak geçecekler gözümüzün önünden... Amaaan sen de!...

Cevap olarak şöyle dedim: "Ben büyüdüm, içimdeki yazar küçüldü..."

Daha orta okuldayken, gazetelerin magazin eklerindeki bazı kadınlarla düşüp kalktığını söyler, fiyat listesi çıkarırdı. O kadar paraya değiyor mu diye sormuştum. Büyük paraydı gerçekten. Aslında sallıyor da olabilirdi.


Mail bile değil. İnternetin bize sunduğu bir hediyenin - ki birine faydası olduğunu da görmüş değilim, bu sebeple hediye midir gerçekten, emin değilim- sayesinde yazdığı bir kaç cümle yalnızca... Büyük bir yazar oldum mu? Yazar oldum mu?.. Bunlar önemsiz konular... Olmaya çalışsaydım, belki birkaç adım atardım ama yeltenmedim hiç. Ayağıma gelmesini bekledim fırsatların. Bak! Yine yalan söylüyorsun... Denedim ama beceremedim. Olmadı... N'apalım... Dünyanın sonu değil ya...

Neden yazar olmak istedim? Yani öylesine değil, büyük hatta devasa bir yazar... Bir kızı seviyordum ve onu elde edemememin en garanti yolu buydu... Mucizeler mucizeleri kovalasa bile zalim yıllar çok çok uzaklara savuracaktı zaten bizi... Ona kavuşamamanın tek yoluydu o zamanlar bu... Kıt bir hayal gücüm vardı ve aklıma sadece bu geldi... "Ben sizi çok sevmiştim bayan..." diyebilmek için bir gün umuma açık bir yayında; büyük, devasa bir yazar olacaktım. Adına ithaf edecektim en büyük yapıtımı ama içinde o olmayacaktı. Adı da değil ve ne de adının baş harfi... İlk ve son harfleri atıp kalanlardan birini seçecektim ve "G'ye..." diyecektim mesela ya da "Ü'ye..." Elime fırsat geçerse, herkesin gözünün önünde gözyaşlarımı akıtarak anlatacaktım aşkımı ama hiçbir kitabımda bahsetmeyecektim. "Bunları neden yazmadınız, yazmıyorsunuz?" diyenlere gülümseyecektim "Yazmalı mıyım sizce?.."

11 Şubat 2009 Çarşamba

SÖZ UÇAR YAZI KALIR

2000 yılının sonbahar ya da ilkbahar aylarıydı, tam hatırlamıyorum... Eskişehir'de aylak aylak dolanıyordum. Telefonum çaldı. Arayan kadim dostum Değer. "Yakınlarında kitapçı var mı?" diye sordu. Araması bile öylesine şaşırtıcıydı ki, sorusuna şaşırmaya fırsat bulamadım. Yanlış hatırlamıyorsam, o yıl arayıp doğum günümü bile kutlamıştı... Yok, yok, asıl hayırsız benim, dostumu itham altında bırakmak istemem. Karşılıklı olarak, vefanın arayıp sormak değil, gönülde kalıcı olmak olduğuna inanırız...

"Var." dedim.

"Altay Öktem'in Şeytan Aletleri diye bir kitabı çıkmış. Gidip şu sayfasını aç..." dedi.

Gidip açtım. Değer'in Kybele'de yayınlanmış bir şiiri vardı. 'Hava atıyor pezeveng!..' dedim kendi kendime. O baskısı elimde olmadığı için tam emin değilim ama muhtemelen arka sayfada ya da karşı sayfada da benim Kırışık'ta yayınlanmış metnim vardı. Altay Öktem Kybele ve Kırışık'tan eski iki sıra arkadaşını (orta-1'de aynı sırada oturuyorduk Değer'le) almış... Hoş bir duyguydu. Kitabı alıp bol bol hava atmıştım... Sonra o kitap kayboldu...

Vaktiyle sevgilim, şimdiyse nişanlım, doğum günümde bana o kitapla beraber yüzük takmam için parmağını da uzattı... Yeni bir aile ve taptaze umutlar verdi...

İşbu sebeple epeydir yoktum. Artık varım...

** Yeni baskıda, bizim Eskişehir hatırası Kayra da var... Bu da başka bir sürpriz oldu...

14 Kasım 2008 Cuma

Telefon sapıklığı, ilk öpücük...

O bir paket Marlboro aldı, ben bakkaldan kola aşırdım. Ceviz ağaçlarının yanından geçip, çamurlu patikaya daldık. Kalabalık bir kaz sürüsü havada daireler çizip göle indi. İki adet silah sesi duyuldu ve kazlar havalandılar... Manzaraya kanaat getirip yaşlı bir meşenin gölgesine oturduk. Ben kolayı açtım, o bir sigara uzattı. Karşılıklı sigara tüttürüp kola içerken street fighter üzerine konuştuk... Ben hiç anlamazdım da, o, yeni keşfettiği bir özelliği uzun uzun anlattı... Sonrasında iki el silah sesi geldi, ilerideki elma bahçesinden kargalar havalandı... Sustuk...

Hiç konuşmadan ikinci sigaralarımızı da yaktık...

"Hiç telefon sapıklığı yaptın mı sen?" diye sordu.

"Nasıl yani?" dedim...

"Bir süredir A.'yı arıyorum ben." dedi.

"Neden?" dedim, duymadı...

"Anne babası evde olsa da o açıyor telefonu." dedi, "Ama bir kaç kez üstüste ararsam... O zaman babası açıyor..."

"Saat kaçta arıyorsun?" diye sordum...

"8-8,5... Değişiyor.... Daha çok akşamları..."

"Nasıl bir şey?.."

"Sesini duyunca... Yani, genellikle sadece 'Alo' diyor ama, onu bile duymak ağzından... Çok güzel bir şey..."

O.; A.'yı seviyordu. Uzun zamandır... Bunun çok yakından tanığıydım. Hiç kız
arkadaşım olmamıştı ama sürekli O.'ya nasihatler verip duruyordum. Onun da olmamıştı gerçi... Daha 10 yaşındaydık... Dar bir çevrenin çocuklarıydık ve sevgili olabileceğimiz çok da fazla kişi yoktu açıkçası... O. A.'yı seviyordu, ben T.'yi... Neden bilmem, o günden sonra ben de A.'yı aramaya başladım. Sesi, O.'nun söylediği etkilerin aynısını bana da yapıyordu... Neden T.'yi aramamıştım da A.'yı aramıştım?.. Bilmiyorum...

***
Henüz hiçbir kızı öpmemiştim.

"Hiç öpüştün mü?" diye sordu.

"Hayır!" dedim.

"Öpüşmek ister misin?"

"Hayır!"

Neden istememiştim ki?! 'Beni öper misin?' dese, öperdim. 'Seni öpebilir miyim?' dese, izin verirdim. O saniye, an öpüşmek istememiştim.

26 Temmuz 2008 Cumartesi

ÖZEL DERS

Anadolu Lisesine başlamamla beraber, hayatımda özel ders dönemi de açılmış oldu. '93 yazında Shirley ile geçirdiğim güzel günleri saymazsam ( iç çamaşırı giymemek gibi bir adeti vardı ve ergenliği ile yeni yeni tanışan bir çocuk için bu çok güzel kafa karışıklıklarına sebep oluyordu ) en çok aklımda kalan, lise-2'de aldığım matematik dersleriydi.

Benim aklıma bile gelmezdi ya, babam gördüğü ilanın fazla etkisinde kalınca, ben de "hadi bakalım!" deyiverdim. Para harcamak istiyorsa, bu zevki onun elinden alamazdım.

Aslında çoktan hayatımdan çıkarmıştım matematiği. Orta sonda; Anıl ile, bir şekilde elimize geçen Üniversiteye Giriş Sistemi'ni uzun uzun incelemiş ve (o zamanlar hiçbir halta yaramayan) Orta Öğretim Başarı Puanının hemen hemen hiçbir katkısı olmadığını görünce, kendi yollarımızda bize faydası dokunmayacak derslere vakit harcamamaya karar vermiştik. Nasıl olsa genel ortalamalarımız ile sınıfları rahatça geçiyorduk. Anıl, ingilizce ve tarih derslerini; bense, ingilizce ve matematik derslerini tamamen hayatımızdan çıkarmıştık. ÖSYM sağolsun, sonra sistemi pat diye değiştirince, azıcık canımızı acıtmıştı. Yinede, Anıl ODTÜ Uluslararası İlişkiler'i; ben de, Anadolu Üniversitesi Sinema-tv bölümlerini kazanabilmiştik ki, istediğimiz yerler oralardı zaten...

Matematik ile öpüşüp ayrıldıktan sonra, yeniden birbirimizi sarma fırsatı çıkınca, elimden geleni yapmaya karar verdim. Zaten son iki yıldır "0"dan başka bir not alamıyordum matematikten. Elime "0"ı "1"e dönüştürme fırsatı geçince, kullanayım dedim.

Özel ders verecek öğretmenin kadın olduğunu öğrendiğimde hemen hevesim kaçtı. Çünkü Boğaziçi Üniversitesi'nde okuyan bir matematik öğrencisi idi. Muhtemelen çirkin ve sivilceli bir yaratıktı ve benim gibi bir haylazla anlaşabilme olasılığı kesinlikle ufukta görünmüyordu. Son anda, sızlanarak vazgeçirmeye çalışsam da ailemi, artık dönüşü olmadığını açık bir dille anlattılar bana. Ben de kaderimi beklemeye başladım ki ne zaman işi kadere bıraksam güzel sürprizler çıkardı karşıma. Yine öyle oldu.

Uzun ve kıvırcık kızıl saçlar, bembeyaz ve parfümle kirlenmemiş bir ten ve onun kokusu, sürekli gülümseyen gözler, sevecen bir ses... İlk birkaç derste göğüslerini, bacaklarını ve kalçalarını süzdükten sonra; ilerleyen derslerde, sık sık verdiğimiz molalarda anlattıklarımı heyecanla dinleyen ve beni önemseyen biriyle karşılaştım.

Gerçekleri hemen ortaya koyduk: ben matematikten zerre kadar anlamıyordum ve o bildiği tüm yöntemleri denemesine rağmen bunu tersine çevirecek bir yol bulamamıştı. Biz de; fonksiyonları, polinomları bir kenara bırakıp yüksek matematik ve edebiyat konuşmaya başladık.

Bu sefer programı tersine çevirip verdiğimiz aralarda fonksiyon ve polinomlarla uğraştık. Sonunda dönem bitti ve ben karnemi elime aldığımda gözlerime inanamadım: matematik-2. Matematik'ten iki almıştım. Hocamsa bu duruma sevinmek yerine derslere bir son vermemizi önerdi. Benim mucize olarak gördüğüm şey, onun için başarısızlıktı. Son bir kez matematikle sarılıp ayrıldık ama ayrılmadan önce, sarılırken bedenimde bıraktığı sıcaklık yıllarca benimle beraber yaşadı.

2 Haziran 2008 Pazartesi

NEŞRİYAT HATIRALARI

Özgür'ün düğünü için Edirne'ye gittiğimde;Özgür'ün, o güne kadar tanışmadığım arkadaşlarından biriyle karşılaştım... Özgür'ü Fethiye'den tanıyan biri. Ama bizim Eskişehir hatıralarımızın ilk yarısında o da Eskişehir'de öğrenciymiş. O zamanlar tanışmamış olmamız ilginç...


Ne oldu ne bitti bilmiyorum ama bir şekilde laf Kayra'ya geldi. "Aaa. Ben okudum onu." dedi, yeni tanıştığım arkadaş,"Hele bir kapağı vardı...Hiç unutmam! Adam elinde şeyini tutuyordu..." Bu konuşma 2008 yılının Mayıs ayında yapıldı. Elinde penisini tutan o adamın kapağında olduğu sayımız ise Mart 2001'de çıkmıştı... İlk sayımızdı!


İlk sayının kapağı konusunda hiçbir tereddütümüz yoktu. Yusuf da, Onur da, ben de Nazım'ın çizdiği o kapağın altına imzamızı atmıştık. Sonraları, her kapakta en az bir penis olunca zaman zaman mızmızlandığımız oldu... Nazım sonunda bizi şaşırttı ve penissiz bir kapağa imza atarak Kayra'nın anlamını penis sananların da aklını karıştırdı...


Yıl '98. Deliler gibi aşığım... Sevgilime şiirler yazıyorum durmadan. Ama o her seferinde, utana sıkıla hatta rahatsız olarak okuyor şiirleri... Sonunda ağzındaki baklayı çıkarıyor:"Ne zaman bu şiirleri okusam gözümün önüne kızıl saçlı bir kız geliyor..." Sevgilim tabii ki kızıl değil...
İlerleyen aylarda; sıkkın pıkkın yanıma geliyor bir gün..."Şeyy..." diyor,"Senin adına bir söz verdim..."


Dershanede bir kızın Kybele okuduğunu farkediyor. Ben de Kybele'de şiirler yayınladığım için merakla kızın yanına gidiyor. "Merhaba." diyor,"Kybele mi okuyorsun?" "Evet." diyor diğer kız. "Kimleri seviyorsun?" diye soruyor sevgilim. Kız hiç düşünmeden "Güray Onok" diyor...Hafif yüzü kızarıyor sevgilimin. Söylesem mi söylemesem mi diye düşünürken, ağzından çıkıveriyor birden "O benim erkek arkadaşım." "Hadi ya..." diyor diğer hatun. "Ben ona hayranım. Benimle tanıştırır mısın?" Sevgilim de kıramıyor kızı "Tanıştırırım" deyiveriyor...


Bunu bana söylediğinde uzun uzun gözlerine bakıyorum. Çünkü; bu işin altından, başıma bela almadan çıkabilme olasılığım ne kadar, merak ediyorum...Evet. Kesinlikle bundan yana değil..."Yok." diyorum,"Ben sevmem böyle şeyleri..." Israr ediyor, kıramıyorum...
'Bari' diyorum,'Çirkin bir şey çıksın da...Başım derde girmesin.' Kıskançlık krizleri, yeni yeni buluşmalar...Aman bir de, o da şiir miir yazıyorsa, yandık...


Bir gün dershaneye bırakırken sevgilimi kızla da tanışacağım...Dışarıda bekliyorum. Çağırıp gelecek... İkisini kapıdan çıkarlarken görünce başımdan aşağı kaynar sular boşalıyor... 'Hayalindeki kadını tarif et.' deseler... Aman allahım! Ben bile bu kadar güzelini hayal edemem... Kıpkızıl saçlar, bembeyaz bir ten, omuzlardan boyna doğru çıkan tek tük benler, yüzde belli belirsiz çiller, kiremit rengi dudaklar... O da ne!? Gözler yemyeşil... Bozuntuya vermeyeyim derken kıza tam snobluk yapıyorum... 'Ne yapıyorsun salak?!' dese de içimden bir ses, ben kasabın ciğerine hayran hayran bakan bir kedi değilim... N'apıyım? Aşığım işte... Hayallerimin kadını bile sevdiğim kadını kırmama neden olamaz... Akşam çıkışta alıyorum sevgilimi... Gözleri ışıl ışıl... "Neden o kadar soğuk davrandın ki!?" diyor ama içindeki kadınlık gururu yeni cilalanmış bir araba gibi parıldıyor...

6 Mayıs 2008 Salı

ADAB-I MUAŞERET

Vaktiyle, bir yerlerde staj yapar gibi yapmıştım... Gerçi bütün gün muhabbet etmek ve dahi kahve&sigara molaları dışında yaptığım bir şey de yoktu... Karşılıklı iki binada, iki ayrı ofisi vardı şirketin. Ben, kısmen sakin, patron denebilecek adamların pek uğramadığı kısımda takılıyordum. Keyfim yerindeydi...

Söz konusu şirketin bir de Belçikalı bir ortağı vardı. Ceberrut mu ceberrut bir adam. Hasbelkader, bizim ofise geldi mi herkes saklanacak yer arardı... Bir sabah beni çay&simit keyfimin ortasında yakalayıverdi. Ben de bana bulaşmasın diye ilişmedim adama... Bir süre karşımdaki bilgisayarda takıldıktan sonra "Who are you?" diye sordu bana... O an düşündüm: kimimki ben?.. Tam da bir cevap bulabilecek gibiyken "Who the fuck..." diye saydırmaya başladı. Sadece filmlerde duyduğum milyon cins ingilizce küfrü ettikten sonra "Are you student?" gibisinden bi şeyler söyledi... Evet, bir çıkış yolu bulmuştum. Hemen sarıldım o bahaneye: "Yes, i am a student..." Bir süre okuluma ve hocalarıma saydırdıktan sonra okulumu sordu, ben de söyledim. Tek tek bütün hocalarımın isimlerini saymaya başladı... Ne olup bitiyor, anlamaya fırsat bile bulamamıştım ama ingilizce de olsa, yediğiniz küfür hazımsızlık yapıyordu...

Sonra birden, telaffuzu bozuk ama dilbilgisi çok düzgün bir Türkçe ile konuşmaya başladı. "Sen Türkçe biliyorsun değil mi?" dedi, "Evet." dedim, "İngilizce de biliyorum..." "Ama sanırım sen Türk değilsin" dedi. Neden böyle bir şey söylediğini hiç anlamamıştım, hemen anlattı: "Türkler misafirperver insanlardır. Ben geldim. Odaya girdim, buraya oturdum, selam bile vermedin..." Ben hemen adamın hangi dili konuştuğundan emin olmadığım bahanesini attım ortaya ve daha da saçmalayarak "sizin belçikalı mı, fransız mı, hollandalı mı olduğunuzdan emin değildim" dedim. "Hello demeyi de bilmiyor musun?" dedi...

Bütün o ingilizce küfürlerin üstüne, bu Türkçe aşağılamalar iyice sarsmıştı beni. Hatta, muhtemelen yüzümden okunuyordu utancım. Adamın tavrı birden değişti: "Bu sana ders olsun. Bir daha bir mekana girdiğinde ya da birileri içeri girdiğinde önce selamlaş... Şimdi git bana bir çay getir! Şekersiz olsun..."

Kalkıp çayı getirmek için odadan çıktım. Tüm diğer elemanlar adam gelir gelmez yan odaya kaçmışlardı. Ben odadan çıktığımda hepsi gülmekten yerlere yatıyorlardı... Çayı doldururken Semih abi geldi: "Aldırma sen ona. Aslında çok iyi biridir..." "Hayatımın dersini verdi bana...." dedim...

29 Nisan 2008 Salı

İLK ACI !..

"Hayat bir oyun ama ben bir oyuncak değilim" demişti. Kim bilir kaç kız kaç delikanlıya bunları söylemişti!.. Ne oyundan bahsetmiştim oysa ben, ne de oyuncaklardan. Mutlu olmam, olabilmem oyun oynadığım anlamına mı geliyordu?

'Dur yahu!' diyemedim, 'Daha 13 yaşında bir kızsın sen... Ne bu ciddiyet, ehemmiyet!?' Diyemedim işte... 13 yaşında bir oğlan çocuğuydum. Sustum. Eminim erkekler kadınlardan on kat daha fazla kullanıyorlardır bu sözü: Sustum!

Neden susarız ki biz? Kurtulmak için mi, nefes almak için mi, yutkunmak için mi? Bazen, tam konuşmaya kalktığında, ağzından sözlerin çıkacağını umarak açarsın ağzını ama ağzının içine dolan hava aşağıya inmez; ne ses tellerine değer, ne nefes boruna, hıçkırarak ağlamaya başlarsın hani... Sanki ağlayışının alfabesini bilse biri, her şeyi anlayacak gibidir... Belki de bu yüzden susarız... Ağlamamak için değil! Anlaşılmaktan korktuğumuz için...

Şimdi karşına çıkıp sana sormak isterim: "Hayat bir oyun mu? Peki kim oyuncak? Kim Oyuncu?"

12 Nisan 2008 Cumartesi

HALK SANATINA GİRİŞ-I

Herşey gözlerimin önünde olduğu için, olup biten herşey köylülerin ağzına sakız olduğu için çok net hatırlıyorum o günleri.

Bir düğün mevsimiydi. Komşumuzun bahçesindeki düğün en çakırkeyif saatlerine gelmişti. Biz, sıpalar, çoktan yorgun düşmüş, gerilere, duvar kenarlarına çekilmiştik. Bir kaç adam -gizli bir şeyler çevirdikleri her hallerinden belli oluyordu-fısıldaşa fısıldaşa bir köşeye çekildiler. Bir kaç dakika sonra içlerinden ikisi bellerine etekleri geçirmiş, ellerinde ziller göbek atan kalabalığın ortasına daldılar.

"Ayy! Herif." diye bir çığlık duyuldu. Çığlığı atan kadın fenalaşıp yere kapaklandı. Etrafındakiler tutup kaldırdılar kadını. "Boyu devrilesice! Boyu devrilesice!" diye söylenirken kadın, koluna giren arkadaşları sakinleşsin, kendine gelsin diye düğün evine soktular kadını. Göbek atan kalabalık da bu iki köçeğe meydanı açıp kenarlara çekildiler.

Haklarını vermek lazım, gerçekten iyi dans ediyorlardı. İnsanların yüzündeki alaycı ifade onlar karşılıklı göbek attıkça hayranlığa dönüştü...

Bu iki adam -ki o zamanlar 30'lardan 40'lara yuvarlanıyordu sanırım yaşları- evvel zamanda köçeklik yaparlarmış. Uzun bir süredir de yapmıyorlarmış. İçlerinden gelmiş, canları çekmiş ki davet falan beklemeden atılmışlar ortaya. 40-50 hanelik bir köyde yeri yerinden oynatmak için fazlasıyla yeterli olmuştu bu cüretkar hareketleri.

O yaz, o düğün mevsimi üç beş düğünde daha göründüler. Bu kez tabii ki davetli olarak sahne aldılar. O zamanlar kavrayamamıştım durumu. Şimdi cesaretlerine hayranlık duyuyorum. Bunu sadece keyif için yapan ve bundan ne kadar keyif aldıkları gözlerinden okunan o iki adam canlı olarak izlediğim ilk ve son köçeklerdi...

21 Mart 2008 Cuma

ZAMAN AŞIMI

Çehov'un Sevgili Doktor'unun ardından kendi oyunumuzu yazma / oluşturma fikri çıkmıştı birdenbire. Değer, Deniz, Ceren, Doğan ve ben... Sanırım beyin takımı buydu. Bir süre yazılmış oyunları araştırdık. Sonra, kimden çıktıysa; biri, "hadi bir şiiri tiyatroya çevirelim" dedi. Bu sefer de şiir araştırmaları başladı. Sonunda Hasan Hüseyin'in Zaman Aşımı'nda karar kılındı.

Şiirin hikayesine paralel, darbe yıllarını çağrıştıran bir sağ / sol çatışması hikayesini "aşk" teması üzerinden anlatmaya karar verildi. Hiç mi düşünülmedi, yoksa sonradan vaz mı geçildi, tam hatırlamıyorum ama oyunun 'sözsüz' (diyalogsuz, monologsuz) olmasına karar verildi. Duyguları ve durumları güçlendirmek için de sahnenin bir köşesine bir şarkıcı ve gitarist kondu. Gitarist Çağlar, şarkıcı Ceren'di. Değer, şiiri okuyan 'anlatıcı'; Deniz, Seda, Doğan, Çağatay ve ben de oyunculardık...

Oyunun konusu kısaca şuydu: Çağatay'la Deniz iki sevgilidir. Bendeniz Çağatay'ı öldürürüm. Doğan bu cinayete tanık olur ama tehditlerim sonucu susmak zorunda kalır. (Solcu bir grubun arasına sızmış bir faşistimdir ben ve bu süreçte Deniz'e aşık olmuşumdur. Görevim grubun lideri Çağatay'ı saf dışı bırakmaktır. Onu hem bunun için, hem de Deniz'e olan sevgimden öldürürüm) Deniz'in yas günlerinde yanında olur ve önce güvenini, sonra sevgisini kazanırım. Bu cinayet ortaya çıkmaz ve kötü adam sonunda muradına erer. Deniz Çağatay'ı unutur...

Oyun tek perdelik bir oyundu. Yanlış anımsamıyorsam da 45 dakika ile 1 saat arası bir süresi vardı. Bu süreye şarkılar dahildi ki 5 ila 6 şarkı anımsıyorum ben (Bu kalp seni unutur mu?, Basit basit basit, Ben gidersem ruhum sen kal dünyada vs.)

Oyun, ilk olarak derslerden yırtabildiğimiz kadar yırtabilmek için hazırlandı ki sahneye konulup konulmaması çok da umrumuzda değildi (en azından bazılarımızın). İlk temsilimizi '97 yılında yapmıştık. (Pek emin değilim ya, 98'de Şişli Terakki Lisesi'nin 3. Gençlik Tiyatroları Şenliği'ne katıldığımıza göre, bundan bir yıl önce oynamış olmalıyız ilk oyunumuzu) Oyunun sonunda, izleyicilerin büyük bir çoğunluğunun göz yaşı döktüğünü gördüğümüzde, "galiba doğru bir şeyler yapabilmişiz" demiştik. İkinci, hatta üçüncü ve son oyunda da benzer sahnelerle karşılaşınca hoş bir gurur yaşamıştık...

98'de Leyla Hoca'nın (Leyla Kara) ön ayak olmasıyla yarışmaya katılmaya karar verdik. Ama o sırada okulumuz bina değiştirmişti. Bizim tiyatro salonumuz da eski binada kalmıştı ve yeni binamızda böyle bir yerimiz yoktu. Oyunu sahneye koyacak bir yere ihtiyacımız vardı ve Ahmet Hoca, Büyükçekmece Bedia Muvahhit Tiyatrosu'nu (kendi özel tiyatrosuydu, Sevgili Doktor'u da orada oynamıştık) bize sundu. Biz de Zaman Aşımı'nı ilk kez gerçek bir tiyatro sahnesinde oynadık. Leyla Hoca da, Ahmet Hoca da oyunumuzun bir tiyatro oyunu olarak görülüp görülmeyeceğinden şüpheliydiler jüri tarafından. En kolay tanımla 'aykırı' bir oyundu Zaman Aşımı. Kabare, bale, pandomim arası bir şey...

Fakat jüri - ki sadece Orhan Kurtuldu'dan ibaretti- oyunumuzu beğendi ve değerlendirmeye alacağını söyledi. Yaptı da... Bize 'özel' bir ödül layık gördü ve şenliğin açılış günü dış sahnede(Şişli Terakki'nin bahçesine kurulacaktı, hava muhalefeti nedeniyle iptal edilmişti) oynamamızı teklif etti.

Şenlik sırasında Kadıköy Anadolu Lisesi'nde oynamamız için bir teklif aldık ve Zaman Aşımı'nın son temsili de, 98 haziran ayında Kadıköy Anadolu Lisesi'nde oldu...

Bütün kusurlarına rağmen, o yaştaki çocukların zekalarından ve yaratıcılıklarından beklenebileceklerin çok çok üstündeydi.* En azından yarışmaya katılan diğer ekiplerin kostümlerine harcadıkları kadar bir paramız olsaydı, çok daha iyi de olabilirdi...

Ekibi bir daha toplasak da rezil kepaze mi olsak diyorum arada kendi kendime...

* : Oyunun hikayesine burun kıvırabilirsiniz. Oyunculuktan zerre kadar anlamayan (Deniz hariç) bir grup veledin, baştan sona insanlara sıkılmadan izletebildiğini bildireyim buradan. Ki o yaştaki çocukların müfredata inat Hasan Hüseyin gibi bir şairin şiirini seçmeleri ve bundan bir tiyatro oyunu yaratabilmeyi başarmalarını küçümsemeyiniz lütfen!..

"İLK AŞKIM GÜNSEL..."

[ ...Zamanlardan bir zaman. Ahmet Yazıcı diye bir adam. Önce; sınıfta bırakma tehdidiyle, zorla halk oyunları grubuna almıştı beni. Devamında tiyatroya bulaştırdı, sahne tozu yutturdu, oyunculuk yeteneğim olmadığını farketmemi sağladı. Bir çok acı, tatlı anım ve kesişmem vardır kendisiyle... Nihat abi de onlardan biri.

Nihat abi çocuk esirgeme kurumunun ranzalarında okumuş 'Bir Gün Tek Başına' yı... " İlk aşkım Günsel'di..." demişti. Ben de hemen koşup almış, tanışmıştım Nihat abinin ilk aşkıyla. Sevilesi kadındı doğrusu!..

Şimdi böyle adamlar, kadınlar var mı?.. ]



/ ...
Orta öğrenim hayatımın büyük bir bölümünde servisle gidip gelmiştim okula. Servis şoförlerimin hepsini severim ama biri çok özeldir: Ekrem abi!


Ekrem abi çok gençti. Muhtemelen liseyi yeni bitirmişti. Ben de orta son ya da lise 1'deydim sanırım. Bizim servisi çektikten sonra başka bir okulun servisine giderdi. Ben de, zaten serviste son inenlerden olduğum için, çoğunlukla eve gitmektense onunla takılırdım. Abdi İpekçi'ye basket maçlarına giderdik. Maç sonu korsan dolmuş çekerdik. Ekrem abi aynı zamanda tiyatrocuydu. Kanlı Nigar'da kabadayıyı oynardı. Ahmet Hoca'nın tedrisatından geçmişti o da. Bir Müslüm Gürses'i önemserdi müzik olarak. "Para vererek sadece onun kasetlerini alırım" derdi. Müslüm Gürses'i sevmeyi bana o öğretti. Pek çok süt çocuğu yönüm vardı. (Elmayı yıkamadan yemezdim mesela) Baya bi adam etti beni!

Bir ara dönüp uzun uzun anlatırım Ekrem abi'yi... /

16 Mart 2008 Pazar

DÜNYANIN SONU

Yanlış arkadaşlar! Aileler hep yakınır dururlar bundan...Orta Okul ve Lise hayatım boyunca edindiğim neredeyse tüm arkadaşlar bu sıfatla anılırdı ailem tarafından. Aslında bu, bizzat annemle babamın yaptığı bir teşhis değildi. Öğretmenlerin dayatmasıyla oluşmuş bir yanlış anlamaydı(düpedüz öğretmenlerin komplosuydu). Çünkü söz konusu bir grup veledin her birinin ailelerine benzer şeyler söylüyorlardı. "Bunlar bir çete. Lideri de..."

Lider, kimin ailesiyle konuşuluyorsa ona göre değişiyordu. Çoğunlukla Cem'in (kan kardeşim) ve benim adım zikrediliyordu. Cem'in ailesine liderin ben olduğumu, benim aileme Cem olduğunu, Cem ve benim dışımdakilere de o an kimin adı dillerinin ucuna önce gelirse onu söylüyorlardı.

Bir keresinde Cem'le Taksim tarafındaydık. Eve dönecek paramız kalmamıştı ve mecburen Cem'in Harbiye tarafında çalışan babasının yanına gitmiştik. Babası beni görünce kim olduğumu sormuştu. Cem de hemen atlayıp; Tekirdağ'dan, yazlıktan arkadaşı olduğumu söylemişti. Özellikle o vakitlerde, Güray olamazdım, bu çok tehlikeliydi. Çünkü var olduğu iddia edilen çete, suç sicilinin en kayda değer haltlarından birini yiyeli bir kaç hafta oluyordu ve bendeniz de Cem'in babasına göre o çetenin lideriydim. Saf ve temiz çocuklarını kandırıp belaya bulaştırıp duruyordum. Benim ailemse aynı şeyleri Cem'in bana yaptığını sanıyordu...

Suç dosyalarımız kabardıkça kabardı. Sürekli müdürler, müdür yardımcıları eskitip duruyorduk. Söz konusu kişiler ya sürgün yiyorlar ya da başka cezalar alıyorlardı ama bir şekilde bizim okuldan ayrılmak zorunda kalıyorlardı. Her yeni gelenin başına benzer şeyler geliyordu...Sonra günün birinde bir müdür çıka geldi. Her ne hikmetse, okulumuzdaki bu müdür ve müdür yardımcısı erozyonunun sebebi olarak bizi görüyordu. Birileri ona öyle söylemiş olmalı. Oysa sebep biz değildik...Kantin ihaleleri, servis ihaleleri vs...İnce işlerdi bunlar...

Daha okulun ilk günü, İstiklal Marşı seramonisinden sonra okulun hoparlörlerinden tüm çetenin isimleri tek tek okundu. Yeni müdür bizi yanına çağırıyordu. İlk derse girmemiz gerekmiyordu. Okulun ilk günü, daha ilk dersi asma fırsatını yarattığı için yeni müdürümüze hemen kanımız ısınmıştı. Fakat neden biz? Sebep belliydi aslında. Bir dönem önce çoğumuz uzaklaştırma cezası almıştık. Akıllı, uslu olun vaazları çekecekti bize. "Ben sizin bildiğiniz müdürlerden değilim!"

Müdürün kapısının önünde beklemeye başladık. Birazdan tek tek çağıracakmış bizi. "Tek tek mi?" İşte bu hiç de iyi bir şey gibi durmuyordu. Sekiz, dokuz kişi...Tek tek!..Kapıyı çalıp önce kim gelsin diye sorduk. "Sırayla gelin işte" dedi. Bir itişme kakışma, herkes önündekini içeri iteliyor. Pat! Cihan'ı içeri fırlatıverdik. Çok fazla kalmadı içeride. Üç ya da beş dakika. Cihan çıkınca da Murat'ı itiverdik ve hemen sorduk Cihan'a:"Ne söyledi?" Bir şey söylemedi dedi Cihan, gösterdi...Ne gösterdi dedik. İstanbul'daki okulların listesi..."İstersen Anadolu yakasındakiler de ilerleyen sayfalarda" demiş...Bizi bu okulda tutmamaya kararlıymış. "Paşa paşa kendiniz gidin...Yok yere tasdikname yazmakla uğraştırmayın beni..." Murat'a da iki hafta süre vermiş...Öyle öyle sırayla herkes girdi içeri. Herkes müdürün odasına girip çıktığında cümleleri alt alta dizdik ve hiç de olumlu bir paragraf çıkmadı ortaya...

"Bunlar İstanbul'daki okulların listesi. Buradan kendinize okul beğenin. Beni tasdikname yazmakla uğraştırmayın. Hem üniversiteyi kazanmak falan gibi bir düşünceniz varsa, orta öğretim başarı puanınız için de iyi olur bu. Zaten okulun son yirmisi içindesiniz...Bu okulun size verecek bir şeyi yok artık! Hem sizi atmayayım diye uslu durmayı falan da aklınızdan geçirmeyin. Sizi bu okuldan atmam için illa da bir suç işlemenize gerek yok. Zaten önceden yaptıklarınız yeterli bunun için...Zaten geçen yıl iyi kurtarmışsınız paçayı. Ben olsam eğitim hayatınızı bitirirdim. Ama o zaman ben olmadığım için size başka bir okulda okuma hakkı tanıyorum. Karar sizin...Ya paşa paşa gidersiniz ya seve seve..."

Bir önceki müdür de bizi atmaya kalkışmıştı. Hatta neredeyse başarıyordu. O kadar kesindi ki o zaman atılacağımız hemen sonrası için planımızı programımızı yapmıştık. Kişisel mal varlıklarımızı, para eden neyimiz varsa satacak; gerekirse ailelerimizden çalacak ve pılı pırtıyı toplayıp Kaçkar Dağları'na gidecektik. Zaten ilkbahar gelmişti. Sonbahara kadar rahat rahat kamp yapabilirdik orada. Bu sürede ailelerimizi hiç aramayacak ve sonbaharda telefonla durumu yokladıktan sonra (muhtemelen üzüntüleri öfkelerini yenecekti) duruma göre ya geri dönecek ya da planın ilerleyen aşamasını yürürlüğe sokacaktık. Gerçi ilerleyen aşama diye bir şey yoktu ama onca zamanda aklımıza bir şeyler gelirdi. Seyahat ve konaklama için gerekli araştırmaları yapmış tasdiknamelerimizi bekliyorduk yola koyulmak için. Son anda yönetmelikteki bir madde imdadımıza yetişmişti. Eğer bir kaç arkadaşı daha bu suça ortak etmeye razı edebilirsek sayısal çoğunluk okuldan atılmayı uzaklaştırmaya dönüştürecekti. Suçu bölüşecek ve yönetmelikteki açığı kullanarak her birimizin cezasında indirim alacaktık. Neyse ki bizim için ceza almaya razı yeterince arkadaşımız vardı. Sonuçta birer hafta, üçer gün, birer gün derken cezalar paylaşıldı ve dünyanın sonu sandığımız yerin elimize diken batmasından daha da zararsız bir şey olduğunu öğrendik...

Peki şimdi Kaçkar Planını yeniden yürürlüğe mi sokacaktık? Elimizde her ayrıntısı düşünülmüş bir plan vardı zaten. Biz de, "Biz bir yere gitmiyoruz. Siz bizi atın!" dedik ve tasdiknamelerimizi görmek için sabırsızlanmaya başladık. İki yıl boyunca, sık sık derslerimize teşrif etmek dışında bir şey yapmadı o müdür ve sonunda tasdikname yerine diplomalarımızı verip bizden kurtuldu. O kadar mutluydu ki o gün! Yüzünde güller açıyordu...Hayır, bizden kurtulduğu için değil. Bizi adam ettiğini sanıyordu...Başardı mı gerçekten?

6 Mart 2008 Perşembe

"Sevgi, şefkat denen şeyde ne mucizeler var yarabbi!"

"Sevgi, şefkat denen şeyde ne mucizeler var yarabbi!"
Reşat Nuri Güntekin

Vaadsiz sevdiğim tüm güzellikler şimdi büyük vaadlerin bahçesindeler...Acıyorsam, evet, bundandır! Söylediklerimi geri alamıyorsam, ne yapabilirim? Yanlıştan dönmeli ve belki artık indirimden vaadler edinmeliyim.

Keşke hiçkimsem olmasaydı!..O zaman hiç kaygılanmazdım. Üzdüğüm, üzüldüğüm birileri olmazdı. Ama hayat kimseyi tek başına komuyor. Acıyorsam, evet, bundandır!

Bir kaç yıl önce dayı oldum ve bu bana bir oğul, bir kardeş, bir yeğen, bir torun, bir kuzen, bir sütkardeş, bir sütoğul, bir akraba olduğumu hatırlattı. Askere gitmeden önce adetmiş, akrabaları dolaştım. İsteyin ya da istemeyin, onların bir parçasısınız. Sevin ya da sevmeyin, sevilin ya da sevilmeyin...Oysa ben tam da gerçek bir baş belası olmak üzereydim, son sınavı da verseydim mezun olacaktım. Bu kadar çok insana hesap vermeyi göze alamadım...Ne derseniz deyin, her ithama müstehakım!..

Sevildiğinizi görmek kalbinizi yumuşatıyor...Acıyorsam, evet, bundandır! Uzun uzadıya bahsetmek istemiyorum ama benim bir sevilme mevsimim var. Belki de hala tam olarak insan olmayı başaramamış bir yanım salgılar, kokular salıyor da o vakit geldi mi birileri yanaşıp seviyor beni...Bense, sevileceğim her kucağa razı olmak istemiyorum artık! Kalkıp gitmek ya da kovmak istiyorum onları. Yapamıyorum...Sevilmek insanın kalbini yumuşatıyor...Yinede affetmek konusunda bir şeyler katmıyor bu size! Ama ben hatalarımdan dersler çıkarmayı becerebiliyorum artık. O yüzden, affetmem gereken bir konumda bırakmıyorum kimseyi. Hayatımın anayasasından idamı da müebbeti de kaldırdım. Hakimlerimi ücretli izne gönderip süresiz adli tatil ilan ettim...

Ansızın telefonda bir ses duydum. Birazdan telefonun çalacak bil bakalım kim arıyor deselerdi bininci tahminimde bile bilemezdim kimin aradığını. O sesi duyuyor ve hatırlandığınızı görüyorsunuz. Hatırlanmak insanın kalbini yumuşatıyor. Ne konuşulduğunun ne önemi var ki?! Bir gün bir çay ısmarlanacağını bilmek ne güzel şey...Her şey güzel olmayacak belki, ama biz dokunmadıkça her şey zaten çok güzel...Bir gün Jack bir çin lokantasında Gary'yle falan yemek yerken mutfağın kapısındaki yaşlı bir aşçının yanına gider ve sorar "Bodhidharma batıdan niye gelmiş?" diye(Bodhidharma,Budacılığı Hindistan'dan Çin'e getiren Hintli), Yaşlı aşçı da "Bana ne!" der...İşte hayat budur!..

Zemheri bir aralık gecesi, gece aralıktan sızmış neredeyse görünmez olacak. Bir şeye kahroluyorum ama neye? Hatırlamıyorum şimdi. Önümde iki adam şarkılar söyleyerek yürüyorlar. Bakıyorum, yolumuz aynı. Onlara katılıyorum. İkram edecek içkileri yok diye üzülüyorlar. Gerek yok ki! Çoktaan kopmuşuz zaten. İçki alabileceğimiz ve onu paylaşabileceğimiz bir yer bulana kadar kolkola şarkılar söyleyerek şehrin(Eskişehir) altını üstüne getiriyoruz. Eski otogarın oralarda açık bir yer buluyoruz nihayet. Paylaşa paylaşa Yunus Emre Caddesi'nden Atatürk Lisesi'ne çıkıyoruz. "Benim yolum burada sona eriyor" diyorum ve onlar Devlet Hastanesi'ne doğru şarkılarına devam ederlerken ben de evime çıkıyorum. Mutfağa girip bir bardak su içiyorum ve Yediler Parkı'nın arkasından güneş doğuyor...Tam iki saat olmuş onların koluna gireli...Hayat gerçekten matrak!..

4 Mart 2008 Salı

DİLSİZ

Hasan diye bir arkadaşım var. Ben Hasan'ı çok severim. Kimse akıl sır erdiremez bu duruma. Onun tarafını tutan bir şekilde bile tanımlasam onu, "sevilecek nesi var yahu bu adamın!" dersiniz hemen. Nesnel bir tanım yapsam, ipe götürürsünüz. Karşısında dursam, yersem, mezarının bile bulunmasını istemezsiniz...Garip bir tutum olarak bakarsınız, siz de, eğer tanısaydınız Hasan'ı, benim Hasan'ı sevmeme...

Hasan'ı sevmemin nedenini Türkçe'de anlatamam, İngilizce'de de, çok kıt bir Almanca'm var, onda hiç beceremem...En fazla bir kaç durum, bir kaç yaşanmış andan örnek verebilirim ki ne kadar sinematografi katarsam katayım bir anlam çıkarabileceğinizi sanmam.

Şimdi niye buradan açtım lafı, oraya geleyim...

Siz Hasan'ı tanımıyorsunuz. Biraz ipucu verdim ama bu halde bile azıcık sevimli biri olduğu gibi bir yanlışa düşme ihtimaliniz var. Buraya da şöyle bir ayrıntı katalım. Hasan hep şunu der bana:"Senden menfaatim olmadıkça senin yanına gelmem, senden bir şey istemem, senin için bir şey yapmam!" Ben de bu adamı bunu bile bile severim...Bu, ilişkimizin anahtar noktasıdır, Pasarofça Antlaşması'dır...

Mesele pekçoklarının tanıdığı isimlere gelince biraz farklılaşıyor. Yani Michael Winterbottom'ı seviyorum desem; hemen şundan, şundan diye sebepler gelebilir aklınıza. Modigliani'yi seviyorum dediğimde de, Baudelaire için de, Turgut Uyar için de...Öyle değil, ondan değil desem, soracaksınız "neden?" diye...

Tamam Hasan'la aynı sebepten değil ya da Bruce Springsteen'e sevgimle Jim Jarmusch'a sevgim de aynı nedenden değil...Zaten sevgi'ye vardığım anda dilim tutulur benim...Acayip cimri bir adam olurum.

Yazmaya başladım, başladığım yeri unuttum. Hatırladım, kotaramadım...Okuyucunun affına sığınıp bağlamaya çalışayım...

"İnanmadığın bir şeyi nasıl bu kadar güzel ve yağlandıra ballandıra anlatabiliyorsun" demişti, okul sıralarında bir belgeselin üzerine yazdığım metin için bir arkadaşım...Evet, bunu yapabiliyorum ama inandığım, sevdiğim şeyler üzerine yazmakta o kadar da iyi değilim...

Yaklaşık bir on-onbeş gün Jack Kerouac üzerine bir şeyler yazmaya çalışmıştım. Aslında güzel bir yerden girmiştim yazıya, nasıl tanıştımdan neden bağımlısı olduma getirip oradan da biraz yapıtları üzerine gevelemiştim...Sonra tıkandım. Neden? Çünkü çok güzel bir finalim vardı.


"...karışık içgüdüle-
rimden, karanlık değerlerle örtülü sayfalar dolusu delilikten söz etmeyi bırakı-
yorum, sense tozu uçuşan bir yolda koşmayı unutma! İnsanın büyük bir bilge
değil, büyük bir karanlık olduğunu da elden bırakma!"

Hüseyin Peker'den bu alıntıyla bitirecektim. Ama düşünceler arasında sağlam bağlantılar kuramadığım için okuyanlar burun kıvıracaktı. Bir de, bu kadar seviyorsun da niye böyle bitiriyorsun diyeceklerdi...

An'lar, yaşananlar, insanlar bir yerden tutup bir yere getirirler bizi. Benim için önemli olan budur...Bunu isteyerek ya da bilerek yapmalarını önemsemem. Yolda'yı okuyup yollara düşmek isteği duymam. Bambaşka bir şeydir onun bana söylediği. Her şeyin dili vardır. Her şeyin ve herkesin dili dinleyene göre başkadır. Bunu söylemeye çalıştım da...Galiba yine başaramadım...

24 Şubat 2008 Pazar

BİR ŞİİR ve HAYAT OKULU OLARAK KYBELE !

Blogumun artık sloganı mı denir, yoksa önsözü mü.. Her neyse...Hani yazıyor ya biraz yukarıda: "ŞİİR KANIMA KARIŞTIĞINDAN BERİ..."

İşte bu sözün Türkçe'si "Murat Öksüz'le tanıştığımdan beri..." ya da "Kybele ve Murat Öksüz'le tanıştığımdan beri..."dir. giriş bölümünü uzun uzun anlatmıştım zaten. Sonrasına değinmemişim pek...Zamanıdır diyelim ve başlayalım.

Arada feyk atar duygusal bir adam gibi görünürüm ama pek de beceremem duygusal olma meselesini...Hayatımda en duygusal yaklaştığım şeylerden biridir Kybele. İlk şiirim. İlk düşlerim...Bu sebeple kekeme olmaya mahkum bir yazıdır bu.

Bir gün hatırlıyorum. Murat'ın iş yerine uğruyorum. "Ne yapacaksın şimdi?" diye soruyor. "Eve gideceğim." diyorum.
-Ne yapacaksın evde...Sinemaya falan git!
-Param kalmadı ki!..
Cebine atıyor elini. Bir sinema bileti ve ardından da bir iki biraya yetecek kadar bir miktarı uzatıyor bana. Yıllardan 97 ya da 98..."2020'ye kadarki telifin bu! Ona göre..." diyor şakayla karışık...Bir hafta ya da on gün öncesinde Değer'den 100 mark almıştık. "Değer'den o parayı kopardın ya...Hadi 2010 olsun..." "Zaten verecekti o parayı" diyorum. Sahi Kybele'nin kaçıncı sayısı çıkmıştı o parayla?..

Bir gün daha. Bu sefer Eskişehir'den. Eskişehir'e düşmüş yolu Murat'ın. Porsuk'un kenarında bir yerde tavla oynuyoruz. 1-0, 2-0, 3-0, 4-0, 5-0...Parçalıyorum! Uzatıyoruz oyunu...6-0! 7-8-9 arasında bir iki oyun da Murat alıyor. Sonra 9-2 ya da 9-3'ten 12-9'a getiriyor durumu...Maçka Parkı'ndaki futbol maçını hatırlıyorum...Marco Materazzi'den daha çirkef bir savunma oyuncusuyumdur. Murat da rakip takımın 10 numarası. Maç bitiyor...Murat ve ben sanki bir kick box müsabakasından çıkmışız. Kollar paramparça, dizler paramparça...Sabahlara kadar king oynayışımızı hatırlıyorum. Tüm kartları sayıyordum...Kafa kafaya gidiyoruz çetelede...Saatler ilerledikçe kağıt sayamaz oluyorum ve yine mağlubiyet! Ama hep sonuna kadar mücadele..."Asla kaybetmek için oynama!"

Şiir Görgüsü'nü şiirden neredeyse hiç bahsetmeden öğretmiştir bana Murat Öksüz...Ne zaman karşılaşsak "Sevgilin var mı?" olur ilk sözü. "Sev oğlum!" der. Yaşamın yaşanmadıkça değersiz olduğunu öğretmiştir bana...Her ne kadar "en değerli yatırımı" olmayı henüz başaramamışsam da, bana kattığı değeri inkar edemem!

Ve daha çok çok fazlası var ama dedim ya kekeme olmak kaderi bu konu üzerine yazacağım her şeyin...Şimdilik kısa bir ara...Editörlerin Vezir-i Azam'ına şapka çıkaralım ve öyle koyalım son noktayı...