safahat etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
safahat etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

17 Şubat 2014 Pazartesi

SAFAHAT’TA SANATA AİT UNSURLAR ÜZERİNE BİR İNCELEME

SAFAHAT’TA SANATA AİT UNSURLAR ÜZERİNE BİR İNCELEME
(A Research About Artistic Elements in Safahat)




Özet

Mehmet Âkif, yaşadığı devrin siyasî ve sosyal hayatını çok başarılı bir şekilde işlemiştir. Bu yüzden, daha çok bu yönüyle değerlendirilmiştir. Safahat isimli şiir kitabında, sanatı ve edebiyatı değerlendirmiştir. O sanatta kolektif bir ruh arar. Bu ruhu kısmen Osmanlı mimarîsinde gördüğümüz kanaatindedir. Bizde güzel sanatlar hep eğlence tarafı ile ele alınmıştır. Bu yanlıştır. Sanatın bir gayesi olmalıdır. Sanat, insanın ve toplumun yükselmesine hizmet etmelidir. Bunun gerçekleşmesi için ilim ve sanat adamlarına önemli görevler düşmektedir.

Anahtar kelimeler: Mehmet Âkif, Safahat, sanat, toplum

Abstract

Mehmet Âkif has performed political and social life of period that he lived very succesfully. So, especially, he is evaluated with his this respect. İn his poet book named Safahat, he evaluates the art and the literature. He looks for a collective spirit in the art. He believes that this spirit is seen in Ottoman architecture partially. İn our country, generally, the fine arts are performed with amusing respects. This is wrong. The art should has an aim. The art should serve to promote the human and society. From this point of view the scientist and the artists have important duties.

Key words: Mehmet Âkif, Safahat, art, society

I.Giriş

Edebiyat araştırmalarında üzerinde çok fazla durulan Âkif’in sanat hakkındaki düşünceleri, daha çok edebî anlayışının içine sıkıştırılarak verilmiştir. Ney üfleyen, güzel sesli insanları dinlemekten büyük bir zevk aldığını söyleyen Âkif, birçok şiirinde diğer güzel sanatlarla ilgili düşüncelerini belirtmiştir.

Safahat, 1911’de başlayan ve sonuncusu 1933’de yayınlanan yedi eserden meydana gelmiştir.1 Kitapta çeşitli vesilelerle mimarî, musiki ve resim gibi güzel sanat kollarıyla ilgili düşüncelerini açıklayan Âkif’in sanata bakışını ortaya koymayı amaçlayan bu çalışma, Safahat’ı hareket noktası olarak almaktadır. 2

II. Sanat

Safahat’ta mimarî, tiyatro, resim, roman, şiir, musiki gibi güzel sanat kollarıyla birlikte; Safahat’ın birçok yerinde sanat, sanat-eğitim, sanat-ilim, sanat-millet, sanat-din ilişkileri değerlendirilmiştir. Süleymaniye Kürsüsü’nde Süleymaniye Camisi’ni tanıtırken;

Göreceksin: o harîmin ebedî zıllinde,

San’atın rûhunu seyyal bulut şeklinde (s.157)3

diyerek, sanatta her şeyden önce kolektif bir ruh aradığını açıkça söyler. Fatih Camisi’nin de anlatıldığı Safahat’ın dördüncü kitabında, sanatta her şeyden önce millî bir kimliğin olması gereğini vurgular. Âkif, bunun mimarîde kısmen sağlandığı inancındadır. Fatih Kürsüsünde isimli eserinde Osmanlı mimarîsinin yanına, Batı tarzı mimarîyle yapılmış bir binayı anlattığı şiirinde bu düşüncesini daha net söyler:

Benim gözümle bakarsan: ne muhteşem! Ne mehib!

-O başka… Sorsalar üslûb için “şudur” denemez.

Asâlet olmalı san’atta evvelâ… Bu: melez!

Hayır, melez de değil… Belki birçok üslûbun

Halîta hâli ki, tahlîle kalkışılsa: uzun!

Necîb eser arıyorsan: Sebîle bak, işte…

Taşıp taşıp dökülürken o şi’r-i berceste,

Safâ-yı fıtratı şâhit ki: tertemiz aslı;

Damarlarında yüzen kan da, can da Osmanlı!

Görüp bu cûşiş-i san’atta rûh-u ecdâdı,

Biraz sıkılmalı şehrin sıkılmaz evlâdı! (243-244)



Sanatta, millîlik ve asaleti, sanatın vazgeçilmez gayesi ve özelliği olarak kabul ettikten sonra, sanatın sadece eğlence tarafının yanlışlığına dikkat çeker. Ortaoyunu, tiyatro ve sinemanın bizde bu şekilde görülmektedir. Çizgisi olmayan sanatların değişken olduğuna işaret eden Âkif, genelde bu tip sanatların güç kimde ise ona hizmet edeceği kanaatindedir. Âkif’e göre her dönemde bize hizmet edecek, sanata ve sanatkâra şiddetle ihtiyacımız vardır. Çünkü rengi ve kokusu bizim olan sanat, bu asırda her zamankinden daha fazla hizmet edebilir. Çağdaş Fransa ve Almanya’yı gerçekleştiren unsurlar arasında sanatın da sayılması bu yüzdendir:

Heriflerin, hani dünya kadar bedâyii var:

Ulûmu var, edebiyâtı var, sanâyii var. (s.289)

Asrın değiştiğinin farkında olan Âkif, sanatın bu asırda geçmiş dönemlerden daha fazla görevler üstlenmesi gerektiğine inanır. Bu yüzden öncelikli yapacağımız iş, sanat anlayışımızı değiştirmek olmalıdır:

Eşikten atlamak isterseler hayâta yarın

Beşikte duyduğu sesler gelir bu yavruların

Dokur ufukları üstünde bir serâb-ı kesîf,

Ki yırtarak çıkabilmek ümîdi hayli zaîf! (s.346)



Sanat anlayışının değişmesi, başka şeylerin değişmesini gerekli kılar. Bunların başında eğitim gelir. Çünkü hayatı, dünyayı, dini, insanlığı doğru algılayabilmenin yolu eğitimden geçer. Dünkü ve bugünkü eğitim Âkif’e göre bu noktadan uzaktır:

Bana dünyaya çıkarken “batacaksın!” dediler…

Çıkmadan batmayı öğren, ne kadar saçma hüner!

Ye’si ezber bilirim, azmi yüzünden tanımam;

Okutan böyle okutmuştu, beğendin mi, İmam?



Bir ışık gösteren olsaydı eğer, tek bir ışık,

Biz o zulmetleri bin parça edip çıkmıştık.

İki üçyüz senedir serpemiyor bizde şebâb;

Çünkü bîçârenin âtîsine îmanı harâb.

Hissi yok, fikri bozuk, azmini dersen: meflûc… (s.408-409)

Milleti böyle hissiz bırakan, iki-üçyüz senenin ihmalidir. Safahat baştan sona bu ihmalle hesaplaşır. Düne ait bu önemli tespitten sonra, sanatın bugüne ve yarına hizmet edebileceği vurgulanır. Ancak, böyle bir sanat farklı bir anlayışla vücuda getirilmelidir. Safahat’ın yedinci kitabı olan Gölgeler’i de ithaf ettiği ve “Şarkın yegâne dâhîsi” olarak gördüğü Şerif Muhittin Bey’e 4 yazdığı ve Safahat’ın daha sonraki baskılarına aldığı bir şiirinde yeni sanat anlayışını hayata geçirmek için Şarkın Amerika’da yaşayan bu “dâhî evlâdı”nı yurduna çağırır:

Yanık bağrında, yıllardır, kanar mızrabının yâdı,

Gel ey bîçâre Şark’ın, Şark’a küsmüş gitmiş evlâdı,

Zaman ıssız, mekân ıssız, görünmez kimse meydanda

Gel ey dâhî-i gâip san’atın pek bîkes arkanda.

Bütün cevvinde ölgün rûhu inler bir derin ye’sin,

Bu vîran kubbe yüksek bir figân ister ki ses versin.

Evet, yüksek, senin ûdun kadar yüksek figân ister

Gel ey Dâvud-u san’at Sûr-u Mahşerden nevâ göster!

Uyansın, gel ki, mızrabınla Şark’ın dalgın eb’âdı,



Gel ey Peygamberin fevk-al-beşer fıtratta evlâdı,

Bugün, bîçâre san’at bekliyor, bir senden imdâdı.

Gezen lâkayd ayaklardır bugün kudsî harîminde,

Nasıl nâ-mahrem izler var görürsün Şark’a bir in de

Melez, soysuz, şerefsiz parçalardan başka şey yok hiç;

Ne düşkün zevk-ı millî, besteler piç, şah-eserler piç.



Bu çöl tûfanlar ister cevv-i san’attan ki ürpersin,

Sen ey dâhîsi Şark’ın, yoksa bir yağmur mu beklersin?(s.559-560)



Âkif bizdeki sanat anlayışını eleştirirken “melez” ve “piç” kelimelerini sık sık kullanır. Bu iki kelime bizdeki sanatın mahiyetini açıklamak için yeterlidir. Yukarıya bir bölümünü aldığımız şiirinde anlattığı “bu vîran kubbeye yüksek bir ses” verebilecek sanatkârlar, öncelikle sanatı bu iki çirkin vasfından uzaklaştırmalıdırlar. Sanatımız ancak bu sayede ve büyük sanatkârlar elinde bir kimlik kazanabilir.

IIa. Sanatta gaye: Âkif’in gündeme getirdiği sanata ait tartışma konularından en önemlisi “sanatta gaye olmalı mı?” sorusudur. Âkif, özellikle Almanya’da gördüğü sanat eserlerinin, Çağdaş Almanya’nın oluşmasında temel görev üstlendiğini gördükten sonra, bizim sanatımızın hayatımıza ve insanımıza bu noktada hizmet edemediğini, amaçsız bir sanatın ve estetiğin olamayacağını söyler:

Ne çan sadâsı boğar san’atin terânesini,

Ne susturur medeniyet bu âhiret sesini.

Muhîtiniz ne acâyip muhît-i velveledâr:

Ki her gürültüsü bir başka intibâha medâr!

Sanâyiin ne var âfâkı tutsa demdemesi?

Bedâyiin de münevvim değil ki zemzemesi.

Ne mûsikînize girmiş uyuşturur nağamât;

Ne şi’rinizden olur târumâr fikr-i hayat.

Onun lisân-ı semâvîsi rûha söylerse;

Bununki rûh-u meâlîyi nefheder hisse.(s. 345)



Sanatın bir gayesi olduğuna inanan Âkif, bizim sanatımızın gayeden uzak durmasına itiraz eder. Bir bölümünü yukarıya aldığımız Berlin Hatıraları isimli şiirinde, sanatın bu topraklarda bir gayeye hizmet ettiğini fark eden Âkif, bizde amaçsız bir sanatın peşinde olanları, buraları görmeye davet eder.

Gelib de görmeli san’atta gaye var mı imiş?

“Hayır” denir mi ki: her gayenizde en müthiş

En ince san’atın esrarı yükselip duruyor,

Sizinki yüksele dursun biraz da gel bizi sor!(s.345)



IIb. Sanat ve taklit:Safahat’ın başka, düz yazılarında da sanatta taklide karşı çıkan Âkif,5 inşâ edildiği toprağın mânevi havasını teneffüs etmeyen sanata karşı çıkar. Fatih Kürsüsü isimli eserinde insanlara sanatın görüşünü aksettiremeyen ortaoyunu gibi sadece eğlenceye yönelik sanatı da eleştirir. Bu tip sanatları monoton ve sıkıcı bulan Âkif, Edirne Kalesi, isimli eserinde Edirne’deki Selimiye Camisi’ni dönemin bütün ihtişamını, bütün güzelliğini yansıtan bir güneşe benzetir. Çünkü, ancak kendi milletinin rengini ve kokusunu yansıtabilen sanatların milletlerin önüne ışık tutabileceği fikrindedir. Batı medeniyetinin geldiği noktada sanatın önemine işaret eden sanatkâr,6 Berlin’de edindiği bu ferdî tecrübe sayesinde Doğu-Batı mukayesesi yapar:

Beşikte her birimiz bir terânedir işitir,

Ki bestekârı tabiat değil de an’anedir.

Evet, bu an’anenin tellerinde mâzîmiz

Terennüm etse o parlak sesiyle razîyiz.

Fakat mefâhir-i ecdâdı nakleden “ana” tel,

Bakılmayıp da asırlarca kalmadan mühmel,

Ya büsbütün sağır olmuş, ya öyle paslanmış:

Ki hangi perdeye vursan, çıkan sadâ yanlış. (s.345)



Sanatımızın dünü ve bugününü bu şekilde özetleyen şaire göre bizim sanatımız gayeden uzaktır. Kısmen mimarîmiz o muhteşem dönemleri yansıtır. Diğer sanat kolları maalesef sanat ve ideal uyumundan yoksundur. Bunun gerçekleşebilmesi, bir kere o millette sanata ait coşkunluğun bulunmasıyla mümkün olacaktır. Yukarıya da aldığımız;

Bir ışık gösteren olsaydı tek bir ışık

Biz o zulmetleri bin parça edip çıkmıştık (s.409)



Mısraları, sanata ait bu coşkunluğun ancak eğitim vasıtasıyla olabileceği gerçeğini vurgular. Böyle bir anlayıştan asırlardır yoksun oluşumuz Âkif’in diliyle “melez” ve “piç” bir sanat anlayışını hayatımıza hakim kılmıştır.

IIc. Sanat-millet, sanat- ilim, sanat-din ilişkisi: Âkif’e göre sanat, toplumların yükselmesi ve yücelmesine hizmet eden çok önemli bir unsurdur. Türk tarihi bunun en güzel örnekleriyle doludur. Bir milletin kalkınabilmesi için beyin ile kalp, yani sanat ile ilim bir ahenk içerisinde olmalıdır. Bunu başarabilen toplumlar kalkınmanın önünü açmış olurlar. Âkif’e göre bizde olmayan işte budur:

O râbıtıyla giderken sizin teâlîniz:

Bu tefrikayla perişan bizim ahâlîmiz.(s.344)



Görüldüğü gibi bir milletteki ikiliğin ortadan kaldırılmasının yolu sanat ve ilmin ahengidir. Abbas Halim Paşa’ya yazdığı mektupta da yine sanatın hayata, ahlâka ve insana hizmet etmesi gerektiğini belirten Âkif, böyle bir sanatı ilimle iç içe görür. Bu tip bir yaklaşım “Fevkal beşerdir”, yani insanlığın üstündedir:

Alınız ilmini Garb’ın, alınız san’atini;

Veriniz hem de mesâinize son sür’atini.

Çünkü kaabil değil artık yaşamak bunlarsız;

Çünkü milliyeti yok san’atın, ilmin; yalnız,

İyi hâtırda tutun ettiğim ihtarı demin:

Bütün edvâr-ı terakkîyi yarıp geçmek için,

Kendi “mahiyet-i rûhiyye” niz olsun kılavuz.

Çünkü beyhûdedir ümmîd-i selâmet onsuz. (s.187)



Hersekli Arif Hikmet’e yazdığı bir şiirinde, sanatı, din ve milletle ilişkilendirir. Sanatın hem dine hem millete hizmet etmesini ister. Âkif’e göre böyle olmayan bir sanatın ne hayata ne insana hizmet etmesi mümkündür. Son dönemde dinini öğrenmemiş, hayatını aklı ve iradesine göre şekillendirmemiş insanımızın içine düştüğü durum biraz böyledir.

Öyle bir kavm ki dinlerse nevâ-yı ninni

Gibi dinlerdi onun zemzeme-i hikmetini!

Öyle bir kavm idi ki Âşık Ömer’i ezberler;

Sonra Kur’ân’ı sıkılmaz da yüzünden heceler.

Öyle bir kavm ki Köroğlu’na peygamber der;

Sonra peygambere birlerce hatâ nisbet eder!

Öyle bir kavm ki tahsîli tanır da bid’at;

Kara câhilliğe Sünnet gibi eyler hürmet (s.539)



Bizdeki bu hazin manzaraya karşılık, Almanya’da ilmiyle birlikte sanatını da geliştiren farklı bir ülke manzarası vardır.

Nüfûsunuz iki kat arttı, ilminiz on kat;

Uçurdunuz yürüyen fenne taktınız da kanat.

Zemîni satvettiniz tuttu, cevvi san’atiniz;

Yarın musahharınızdır, bugün değilse, deniz.

Terakkiyâtınız artık yetişti bir yere ki:

Maârif oldu umûmun gıda-yı müştereki.

Havâssınız yazıyorken avâmınız okudu,

Yazanların da okutmaktı, çünkü maksûdu.

Unutmuyordu beyinler süzerken âfâkı,

Nasîb-i nûrunu topraktan isteyen halkı.

Semâya çıkmak için yüksek olmalıydı zemin…

Bu i’tilayı siz evvelce ettiniz temin.(s.343)



“Beyin”le “kalb” i hem-âhenk edip de işleteli,

Atıldı vahdet-i milliyye sakfının temeli.

O vahdet işte bütün ihtişamınızdaki sır,

Cihâna ra’şe veren ses onun sadâlarıdır.(s.344)



Safahat’ın altıncı kitabı olan Âsım’da sanat-ilim ilişkisini incelerken sanatın, müspet ilimlerden ve naklî ilimlerden ayrı düşünülmemesi gerektiğini belirtir. İlim gibi sanatın da eğitimle geliştirilebileceğini söyler:

Beni gördün ya, şu ben kaç paralık şâirsem

Senin ilmin de odur, nâfile uğraşma, Köse’m (s.417)



Âkif, müspet ilimlerle güzelleştirilmiş, zenginleştirilmiş bir sanatın dinle de çatışmayacağını söyler. Gerek Fatih Kürsüsü gerekse Âsım isimli eserlerinde aslında sanatın da ilmin de dine hizmet ettiğini belirtir. Bugün sanatın da mârifetin de fenden ve akıldan yoksun olduğu için, insana hizmet edemediği kanaatindedir:

Beşer değil mi? Teâli de etse irfânı,

Nasıl kucaklayabilsin hârîm-i Yezdân’ı?

Evet, medâris, o vahdet-serâ-yı muhteşemin

Önünde: hürmetidir dîne her zaman ilmin.

Bütün şu kubbelerin mevce mevce silsilesi:

Huzûr-u Hak’ta kapanmış sücûd kafilesi! (s.246)



Bunun farkında olmayanlara karşı daha sert ifadeler kullanan Âkif, dünün mirasını iyi kullanamadığımızı söyler:

Oyup, sıçan gibi, her dört adımda bir kemeri,

Deden mi açmış o miskin kılıklı kahveleri?

Hayır, deden sana, bak, hastahaneler yapmış!

Yanında Mekteb-i Tıbbiyeler, neler yapmış! (s.246)



Dünün ışığından gerektiği gibi istifade edemeyen bugünün insanının geleceğe umutla yürüyebilmesi “ma’rifet” ve “fazilet” gibi iki kudrete sahip olmakla mümkün olacaktır. Şanlı geçmişimizde bu iki kudrete de sahip olduğumuzu vurgulayan sanatkâr, günümüzde en fazla buna ihtiyaç duyduğumuz kanaatindedir. İlmin ışığıyla gelişen bir sanatın en büyük kaynaklarından birinin din olduğunu belirten Âkif, bu kaynaktan istifade edemediğimiz taktirde, Batının emriyle yatıp kalkmak zorunda kalacağımızı belirtir:

Çünkü milletlerin ikbâli için, evlâdım,

Ma’rifet, bir de fazilet… İki kudret lâzım.



Bizler, edvâr-ı faziletleri cidden parlak,

Bir büyük milletin evladıyız, oğlum, ancak:

O fazilet, son üç asrın yürüyen ilmiyle,

Birleşip gitmedi; battıkça da ümmet cehle,



Garb’ın emriyle yatıp kalkmaya artık mahkûm;

Çünkü hâkim yaşatan şevket-i fenden mahrum.

Biz, evet, hasmımızın kudret-i irfânından,

Bînasîbiz de o yüzden bu şerefsiz husran.



Şimdi, sen bizdeki kudretleri eşsen bir bir,

Göreceksin ki: bu millette fazilet en uzun,

En derin köklere yaslanmada; hem sonra onun,

Bir mübârek suyu var, hiç kurumaz: “Din-i mübîn. (s.242-243)



III. Sanat Eseri

Âkif bir sanat eserini her dönemde itibar görmesi gerektiğini, sanat eserinin kıymetinin ancak bu şekilde belirlenebileceğine inanır. Ne Eser Ne de Semer isimli şiirinde insanın kıymetinin kendinden sonra bıraktığı mirasla ilgili olduğunu söyler. Geriye kalanlardan en kıymetli olanlar ise ölümsüz olanlardır:

Dün beyinlerde kıyâmet koparan “hikmet”i al,

Bugünün zevkine sor: beş para etmez ciğeri!

Gündüzün, başları üzerinde gezen “şah-eser”in,

Gece şâyet, ararsan, mezbeledir belki yeri! (s.501)



Âkif, Safahat’ına almadığı Şarkın Yegâne Dâhî-i San’atine isimli eserinde sanatı ve sanatçıyı överek, milletimiz için gerçek kurtuluşun ancak bunlar vasıtasıyla olacağını ifade eder. Kurtuluşa vesile olacak sanatın nasıl bir disiplin içerdiğini Safahat’ın değişik yerlerinde söyleyen Âkif’in kısaca kastettiği sanat, içinde kolektif bir ruh, insanî bir gaye bulunduran sanattır. Böyle olmayan sanat çaresiz ve zavallıdır:

Gel ey Peygamberin fevk-al-beşer fıtratta evlâdı

Bugün, bîçâre sanat bekliyor, bir senden imdâdı. (s.559)



IV. Sanatçı

Âkif, Safahat’ta toplumda iyi gitmeyen şeylerle mücadele eder. Bunlardan biri de sanatçıdır. Bu yüzden gerek Safahat’ta gerekse makalelerinde Atâr, Hansa, Sâdi gibi beğendiği ve saygı duyduğu şairleri, Şerif Muhiddin Bey gibi musikişinasları zikretse de, daha çok bu gruba eleştiriler yöneltir. Çünkü sanat adına, edebiyat adına ortaya bir şey koyamayan bu insanlardır.

Âsım’da şiirimizin dününü ve bugününü masaya yatıran Âkif, toplumun kalkındırılmasında din adamlarıyla birlikte sanatkârların da görevlerini yerine getirmesini ister:

O muazzam, o yaman şâir-i dâhîyi zaman,

Çıkarıp vermemiş âgûşuna yurdun el’ân.

Rûh-u millîmizi tatmîn edemezmiş bir edîb,

Gelmeden sahne-i eyyâma o dâhî-i mehîb. (s.440)



Sanatı bir bütün olarak gören Âkif, bizim gibi sanata düşkün toplumlarda bilinçli sanatkârların daha etkili olabileceğine inanır. Bizde sanatçı sayısının olması gerekenden az olmasını geçmişimizle ilgilendiren şair, bizde ilim ve sanat adamlarının yetişmeyişini ise, bu gruba gereken değeri vermememizle izah eder:

Garb heykel dikiyor nâmına ehl-i hünerin,

Sökeriz bizse mezar-tâşını bî-çârelerin.

Fuzalâ Garp’te binlerle sayılmakta iken,

Kadr ü kıymetleri âsûdedir eksilmekten;

Bizde yüzyılda bir âdem yetişirken, o bile,

Hiç mazhar olamaz zerre kadar tebcîle. (s.535)



V. Safahat’ta Sanata Ait Unsurlar

Va. Mimarî: Mimarîyi bir mâbetten hareketle anlatmaya çalışan şair, dinin geliştirdiği medeniyete örnek olarak mimarîyi gösterir. Böyle bir mimarînin kubbesi, penceresi ve kapısı din ve din etrafında şekillenen düşünce sistemleri etrafında anlatılmaya çalışılır:

Yatarken yerde ilhâdiyle haşr olmuş sefîl efkâr,

Yarıp edvârı yükselmiş bu müthiş heykel-i ikrâr.

Siyeh-reng-i dalâlet bir bulut şeklinde mâzîler,

Civârından kaçar, bulmaksızın bir lâhza istikrar;



Bu bir ma’bed değil, Ma’bud’a yükselmiş ibâdettir;

Bu bir manzar değil, dîdâra vâsıl mevkib-i enzâr. (s.5-6)



İkinci Safahat’a ismini veren Süleymaniye Kürsüsü isimli eserinin başında Süleymaniye Camisini önce mimarî özellikleri ile tanıtır. Bu eser, dış görünüşüyle ilmin ve îmanın sembolüdür. Onu seyretmek bedii zevklerimizin tatmin olması için yeterlidir. O semavî yuva asırlarca karanlıklara ışık saçmıştır. Süleymaniye Camisi medrese ile iç içedir. Bu yüzden ilmin sembolüdür. Dinî mimarîyi, insanın uhrevî tarafını zenginleştiren bir unsur olduğunu vurgulayan Âkif, bu kutsal mâbetlerin sadece ibâdet yapılan yerler olmadığını, insanın kendini ve kâinatı tanımasını da sağladığını söyler:

Sanki Mevlâ, mütefekkir, kocaman bir beyni,

Açıvermiş bize, göstermek için her yerini.

Görüyor şimdi nazar girdi mi derhal içeri:

Aynı eb’ad ile tesbît edilen kubbeleri.

Avlun sâha-ı uryânına bin sâye-i nûr

Döşeyen bunca kemerlerle sütunlarda, vakûr

Bir tenâzur yoruyor görmek için irkileni.

Yalınız iç kapının üstüne yükseltileni,

Mutlaka medhali göstermek için olmalı ki-

Bir siyâk üzre atılmış, sıralanmış öteki

Kubbelerden daha yüksek, daha vâsi’ duruyor. (s.258-159)



Süleymaniye Camisi’nde kollektif bir ruh bulan şair, bu düşüncesini veciz bir şekilde ifade eder:

Karşıdan gördüğümüz heykel-i nûrânûrun

Göreceksin o harîmin ebedî zıllinde,

San’atın ruhunu sayyâl bulut şeklinde (s.157)



Ancak bugün bu güzel mabetlerin yapılış amacına uygun olarak değerlendirilmemesinden rahatsız olan Âkif bu eserlerin gayesine uygun bir şekilde kullanmasını bilen insanla güzel olacağı kanaatindedir. Bu kutsal mabetlerin dışında, estetiği olan bir mimarîden bahsetmemiz mümkün değildir. Berlin Hatıraları isimli eserinde Alman mimarîsinin insanın hayatını nasıl kolaylaştırdığını gören Âkif, bizde böyle bir mimarînin olmayışını diğer sahalardaki başarısızlığımıza bağlar. Çünkü ona göre sanat, diğer unsurlarla ahenkli bir bütün meydana getirdiği zaman amacına ulaşır. Bizde durum çok farklıdır:

Zamane şi’rine benzer zemin-i tertîbi:

Zalâm içinde mebâdîsi, müntehâsı gibi. (s.332)



Âkif sanatı önce maddî tarafıyla ele alır. Alman sanatı bunun iyi bir örneğidir. Maddî problemi olmayan sanat, insana da hayata da daha iyi hizmet edebilir. Bu yüzden diğer sanatlarımız neyse mimarîmiz de odur. Dinî hayatımızı kolaylaştırmak maksadıyla muhteşem dönemlerde yapılmış, muhteşem eserlerden başka bugünün ihtiyaçlarına cevap verebilecek bir mimarîden söz etmek mümkün değildir.

Vb. Musiki: Safahat’ta görülen sanata ait unsurlardan ikincisi musikidir. Tıpkı mimarîde olduğu gibi, musikide de bir kolektif taraf arayan Âkif, Allah’ın nûrunun ve sırlarının musikinin her nâmesine ve her zerresine intikal ettiğini söyler:

Her zerrede âheng-i celâlin duyulurken

Her nağmede binlerce lisan nâtık olurken,

Cilvendeki esrâr nasıl kalmada muzlim?

Ey nûr-i ulûhiyyetinin zılli avalim! (s.23)

Âkif’in klâsik musikiyi çok sevdiğini, hatta ney üflediğini biliyoruz. Güfteleri çok ağır olan şarkıları bile hafızasında saklayan Âkif’in birçok ilahiyi ezbere bildiğini, mevlit mesnevîsini çok sevdiğini,7 güzel sesle okunan Kur’ân dinlemekten hoşlandığını ona yakın olanlardan öğreniyoruz.8 Buna rağmen Âkif, Türk musikisinin bir yes ve hüzün musikisi olduğu kanaatindedir:

Meğer, bu haybetin altında kıvranırken ben,

Kopar kopar da gidermiş o lîme lîme diyar!

Dönünce arkama, baktım: ne yer durur, ne de yâr

Yabancı ellere geçmiş, birer birer, hepsi;

Kalan şu kubbede, hâsir bir ümmetin ye’si!

-O ye’si inletiyordun, değil mi, ûduna sen?

-Değil ki ûdu, bütün kâinatı inletsen,

Figana söyletebilmek bir ıztırabı, hayal!

Diyordu şairi Hind’in o feylesof İkbâl:

“Heyecana verdi gönülleri,

Heyecanlı sesleri gönlümün;

Ben o nağmeden müteheyyicim:

Ki yok ihtimali terennümün.”

Benim de kalb-i harâbımda duyduğum hicran,

Henüz duyulmadı mızrabımda lisânından. (s.514)



Yukarıya bir bölümünü aldığımız Gölgeler”de yer alan Sanatkâr isimli şiirinde Klâsik Türk musikisini ûd ile sembolleştiren Âkif, ûdu viyolonsel ile karşılaştırarak, Türk insanının hissiyatını musiki ile yansıttığını ifade eder.9 Diğer sanat kollarında olduğu gibi, musikide de sosyal bir faydanın peşine düşer. Âkif zaman zaman musikiyi devri yansıtan bir unsur olarak görür ve mimarî ile mukayese eder: “Hafız Kemal’in sesinde Sultan Süleyman devri var; bu seste kubbeler, sütunlar yükseliyor.” (Kuntay 1997: 231)

Vc. Resim: Âkif’in Safahat’ında görülen sanata ait unsurlardan biri de resimdir. Manzum bir hikâye olan Mahalle Kahvesi isimli şiirde tasvir edilen mahalle kahvesinin duvarlarındaki resimler sanatkâra geçmişle ilgili birçok şey düşündürür:

Duvarda türlü resimler: alındı Çamlıbeli,

Arab Üzengi’ye çalmış Şah İsmail gürzü;

Ağaçta bağlı duran kızda işte şimdi gözü.

Firaklıdır Kerem’in “Of!” der demez yanışı,

Fakat şu “Âh min-el-aşk”a kim durur karşı?

Gelince Ezrakabânû denen acûze kadın,

Külüngü düşmüş elinden zavallı Ferhâd’ın!

Görür de böyle Rüfâî’yi: elde kamçı yılan,

Bakındı bak Hacı Bektaş’a: Deh demiş duvara!

Resim bitince gelir şüphesiz ki beyte sıra

Birer birer oku mümkünse, sonra mânâ ver…

Hayır, hülâsası kâfi, yekûnu ömre sürer:

Bedâheten kusulan herze-pâreler ki düşün,

Epey zaman daha lâzımdı herze olmak için! (s.121)

Yukarıdaki mısralar Doğu kültüründe inançların, kahramanlıkların, aşkların sembolleştiği resimlerle o resimlerin altına yazılan şiirleri kastediyor. Âkif Böyle bir yaklaşımı doğru bulmuyor. Onları resimle sembolleştirmek ve kalıplarla ifade etmek şaire çok cansız geliyor.10

VI. Sonuç

Safahat’ta sanat, sanatçı, sanat eseri, bizdeki güzel sanatların durumu, sanat-ilim, sanat-din, sanat eğitim ilişkisi konularındaki değerlendirmelerden sonra, Safahat’ta yer alan sanat ile ilgili düşünceleri şu ana başlıklar altında toplamak mümkündür:

İki-üçyüz senenin ihmali milletimizi böyle hissiz bırakmıştır. Bu durum “melez” ve “piç” bir sanatı benimsememize sebep olmuştur. Bu taklitten kurtulmamız için sanatımızı millî zevk ve çizgilerle bezememiz gerekmektedir.
Geçmişten günümüze ne sanat adına ne de sanatkâr adına millî bir miras bırakılmamıştır. Sanatta her şeyden önce millî bir kimlik ve kolektif bir ruh olmalıdır. Bunu kısmen Osmanlı mimarisi başarmıştır.
Sanatın sadece eğlence tarafının peşine koşmak yanlıştır. Bizde özellikle görsel sanatlar bu şekilde değerlendirilmiştir. Millî çizgisi belli olmayan böyle sanatlar, sürekli değişkenlik gösterir; güç kimdeyse ona hizmet eder. Oysa her dönemde bize hizmet edecek sanata ve sanatkâra şiddetle ihtiyacımız vardır.
Asır artık değişmiştir. Bu asırda sanat vasıtasıyla insanımıza ve hayatımıza daha fazla hizmet etmek mümkündür.
Amaçsız bir sanat ve estetik olamaz. Sanatın mutlaka gayesi olmalıdır.
İnsanımıza faydası olmayan bu sanat anlayışını değiştirmeliyiz. Bunun ilk şartı eğitimdir. Hayatı, dünyayı, dini, insanlığı doğru algılayabilmenin ilk şartı eğitimdir. Bunun için iyi eğitilmiş sanat adamlarına ihtiyaç vardır.
Bir milletin gerçek manada kalkınması için, din adamlarıyla birlikte, ilim ve sanat adamlarına da önemli görevler düşmektedir.
Milletimizin gerçek kurtuluşu, içinde kolektif bir ruh ve insanî bir gaye bulunan sanat vasıtasıyla olacaktır.


Kaynaklar
ABDULKADİROĞLU, Abdulkerim-Nuran. (1990), Mehmed Âkif Ersoy’un Makaleleri, Kültür Bakanlığı Yayınları, Ankara.
AKTAŞ, Şerif. (1996) “Millî Romantik Duyuş Tarzı ve Türk Edebiyatı-II”,Türkiye Günlüğü, S.39, Mart-Nisan.
ERSOY, Mehmet Âkif, (1990) Safahat –Edisyon Kritik- (Yayına Hazırlayan: M. Ertuğrul Düzdağ), Kültür Bakanlığı Yayınları, Ankara.
ERSOY, Mehmet Akif. (1977) Safahat, (Yayına Hazırlayan: Ömer Rıza Doğrul), İnkılâp ve Aka Basımevi, İstanbul.
FİLİZOK, Rıza. (1986) “Mehmet Âkif’in Batı Medeniyetine Bakış Tarzı”, Ölümünün Ellinci Yılında Mehmet Âkif, Marmara Üniversitesi Yayınları, İstanbul.
KUNTAY, Mithat Cemal.(1997) “Bir Ezan”, Mehmet Âkif, Timaş Yayınları, İstanbul.
ÖZTUNA, Yılmaz. (1990), Büyük Türk Musikisi Ansiklopedisi II, Kültür Bakanlığı Yayınları, Ankara.
YETİŞ, Kâzım. (1992) Mehmet Âkif’in Sanat ve Edebiyat Hayatından Çizgiler, Atatürk Kültür Merkezi Yayınları, Ankara.




(Afyon Kocatepe Üniversitesi

Sosyal Bilimler Dergisi,

Cilt: VIII, Sayı: I, Haziran 2006, s.1-17.)




1. M. Ertuğrul Düzdağ, edisyon kritik yaparak yayına hazırladığı Safahat’ta, kitabın ismi ile ilgili olarak şöyle der: “İlk kitaptaki şiirlerden bir kısmı daha önce Sırâtımüstakîm dergisinde yayınlanırken “Safahât-ı Hayattan” genel başlığı altında çıkmışlardı. (..) Bu başlık daha sonra “Safahat” şeklinde kısaltılarak, bütün külliyat için genel bir isim olarak kullanılmış, ancak ikinciden itibâren bütün ciltler ayrı ayrı adlar taşımışlardır.” Ersoy 1990:XIII)

2. Mehmet Âkif’in sanat ve edebiyat anlayışını ortaya koymayı amaçlayan çalışmalar içerisinde, Kâzım Yetiş’in Mehmet Âkif’in Sanat – Edebiyat ve Fikir Dünyasından Çizgiler isimli çalışması en kapsamlı olanıdır. (Yetiş 1992) Daha çok makalelerinden hareket edilmiştir. Bizim bu çalışmamız, Safahat’ta yer alan sanat ve edebiyata ait düşünceleri tespit etme amacı taşıdığı için, tahlilden kaçınıldı ve zorunlu görülen açıklamalar dipnotlarda verildi. Tespitlerimizi, ana başlıklarıyla sonuç bölümünde özetledik.

3. Bu çalışmada Safahat’ın aşağıda açık kimliğini verdiğimiz baskısı esas alınmıştır. Metin içerisinde verdiğimiz sayfa numaraları eserin bu baskısına aittir: Mehmet Akif Ersoy, Safahat, (Yayına Hazırlayan: Ömer Rıza Doğrul), İnkılâp ve Aka Basımevi, İstanbul 1977, LXXII+599 s.

4. Mekke Emiri Şerif Haydar Paşa’nın oğlu olan Şerif Muhyittin Bey (Targan 1892-1967), aynı zamanda bir musiki üstâdıydı. Konser vermek için gittiği Amerika^da sekiz yıl kalan Muhyittin Bey, Irak Devlet Konservatuarını kurdu ve 13 yıl yönetti. İstanbul Belediye Konservatuarı Sanat Kurulu Başkanlığı da yapan Muhyittin Bey, sanatçı Safiye Ayla ile evliydi. (Öztuna 1990:377)

5. Âkif, Sebilü’rreşad ve Sırat-ı Müstakim’de “Edebiyat Bahisleri” adı altında yayımladığı yazılarında öncelikle edebiyatımızın dünü ve bugünü üzerinde durur. Sırat-ı Müstakim’de 17 Eylül 1325 tarihinde yayınlanan “Mukallitliği de Yapamıyoruz” isimli yazısında bugünkü edebiyatın taklitten öteye geçemediğini, hatta taklidi bile tam manasıyla beceremediğimizi söyler. Bu yüzden İslâm sonrası Arap edebiyatından istifade edemediğimiz gibi, bugün de Batı edebiyatından gerektiği gibi faydalanamadığımızı ve edebiyatımızın bundan zarar gördüğünü belirtir. (Abdulkadiroğlu 1990:4-7)

6. Rıza Filizok “Âkif’in Batı Medeniyetine Bakış Tarzı” isimli makalesinde, “çalışma, zaman şuuru, aktif insan, ilim, fen, maarif” gibi unsurların, sanatkâr tarafından batılı insanın müspet tarafları olarak görüldüğünü belirtir. (Filizok 1986:53-66)

7. Bir sabah ezanında sesini işitip sonradan dost olduğu Edirne Selimiye Camisi Müezzini Bursalı Hafız Emin’e Mevlitlerde okusun diye “Naat”ler yazdığını, hatta Peygambere hürmetinden “makta” beyitlerini koymadığını, hakkıyla anlatamadığını düşünerek her Mevlitten sonra yazdığı şiirlerini yırttığını, dostu Mithat Cemal Kuntay’dan öğreniyoruz. (Kuntay 1997: 224-227)

8. Şerif Muhyittin’e gönderdiği 15 Kânunusani 340 (1924) tarihli mektubunda musikiye olan aşinalığını anlıyoruz: “Geçen geceki musiki âlemine bayıldım. Yalnız Hafız Kemali bilemedim. Bizim vedâ gecesi gelip Mevlit okuyan Hafız Kemal mi, yoksa başkası mı? Ben Mısır’da bu gibi âlemlerden mahrumum. Yalnız, arasıra, hafızları dinliyorum. …İnşallah İstanbul’a avdetimde yeni birikmiş nefîs âsârımızı dinleyeceğim ve onları dinlemedikçe “Âsım”ın alt tarafını okumayacağım.” (Ersoy 1977: LXI)

9. Âkif’in Şerif Muhyittin’in Çamlıca’daki köşküne ney ziyafetleri için sık sık uğradığını hatta Neyzen Tevfik’ten ney dersleri aldığını, bu işi yaparken çok zorlandığını dostlarına yazdığı mektuplarından ve dostu Mithat Cemal Kuntay’dan öğreniyoruz. (Kuntay 1997: 228-237)

10. Âkif şiirlerinde de resimden istifade etmiştir. Ancak onun tabiatı algılayışı diğer sanatkârlardan farklıdır: Ömer Rıza Doğrul bu konuda şu önemli tespiti yapar: “Eşyaya görerek bakar: şekilleri, renkleri, gözündeki hafıza ile görür ve gördüğü eşyanın çehresini tek çizgi, tek renk halinde yakalayıp gösterir. Resim yaparken “kısa” olmayı bilir. Âkif resimde hâkim çizgiyi yakalayan ressamdır. Rûh vak’aları bile Âkif’te resimdir.” (Ersoy 1977: XXVII); Mithat Cemal Kuntay’ın da değerlendirmeleri bu yoldadır. Kelimelerle resim yaparken “kısa” olmayı bildiğini, renkleri “damla” gibi kullandığını söyler. Bu yüzden tabiat manzaralarının ötesinde ruh vakalarını da şiirin imkânları içerisinde resimleştirir: “Tasvirde şahsîleşen bir kudreti var. “Âsım” ismindeki altıncı Safahat’ta Türk edebiyatına resimler, heykeller verdi; işaret kadar küçük kelimelerle resimler, karar mermerleriyle heykeller. Âkif, altıncı Safahat’taki pehlivan tasviriyle sanatta insan vücudunu bulandır; ondan evvel çıplak vücudu kimse yazmadı. Ve o, Rilke’nin dediği adamdır: “Surface’i buldu; muhtelif renk ifadelerini taşıyan insan vücudundaki Surface’i …” Başka şairler gibi çehrede durmadı; vücudu aradı; hayatın yüzden daha çok olduğu vücudu!.. Altıncı Safahat’ta “Âsım”ı güreştirirken, Âkif insan vücudundaki “nâmütenâhi”yi tadan, kavrayan ve imkânın son çizgileriyle gösteren ilk Türk şairidir. Bu tasvirin karşısında duyduğum hayret, senelerden beri hergün yenidir.” (Ersoy 1977: 345-346)

20 Aralık 2013 Cuma

Mehmet Akif Ersoy hakkındaki acı gerçekleri görmezden gelemeyiz.

Mehmet Akif Ersoy
Mehmet Akif Ersoy
"Bedrin aslanları ancak bu kadar şanlı idi" mısrası ile uzun süredir tenkitlere maruz kalan M. Akif'in, Safahatında yer alan bir çok ifade de aynı tenkite maruz bırakacak tarzda. İstiklal Marşımızın şairine bir ülke vatandaşı olarak hürmet ve saygı ayrı olabilir ancak bazı hakikatleri de göz ardı ederek, milli şairi aynı zamanda milli bir Müslüman olarak görmekte doğru olmasa gerek..

Toplumları dizayn etmenin en geçerli yolu, o toplumun içinde yetişmiş popüler isimleri elde ederek onları eleştirilemez ulvi kişilikler kılmak, ve nesilleri onların düşünceleri etrafında toparlayıp-saflara ayırarak- kontrol edebilmektir. Bu mekanizma, eğitim sistemlerinin içine ustalıkla yerleştirilmiş özendirme politikalarıyla sağlanır. Eğitim sistemleri bu tür model kişiliklerle doludur. Tarih boyunca en geçerli hükmetme yolu bu olmuştur. Mehmet Akif’le ilgili eleştirilerimi dillendirmeye başladığım zaman çevremden aldığım tepkiler, nihai noktada bizim gibi sıradan yaşantısı olan insanların Akif gibi ulvi bir kişiliği eleştiremeyeceği noktasına bağlanıyordu. Bu yaklaşım Akif’in bir şair olmanın ötesinde bir kanaat önderi ve model kişilik olarak algılanmasından kaynaklanıyordu.


Bu eleştiri sahiplerine şunu söyledim. Mehmet Akif, Cennetmekân Sultan Abdülhamid Han’a;

Ah efendim o herif yok mu kızıl kâfirdi”(2) “Ah efendim o ne hayvan, o nasıl merkepti.”(3)

Dediği zaman; Cennetmekân koca bir imparatorluğun padişahı ve dünyanın çok yerinde adına hutbeler okutulan bütün Müslümanların halifesiydi. Akif’se heyecanlı sözler söyleyen genç bir baytardı. O zamanın şartları altında Akif’in yaptığı çılgınlığa karşı bizim kendi zamanımızda yaptığımızın kıymet hükmü sadece hiçtir. Akif’in cüretine karşılık biz Akif’e ne desek hiçbir şey demiş sayılmayız.


Mehmet Akif’in kişiliği bizim alanımız değildir. İyi ya da kötü, ölmüş bir insanın işi artık Rabbiyledir. Bu ölen kişi üzerinden bir kısım toplum mühendisliği faaliyetleri yürütülüyor ise eserleri ve düşünceleriyle entelektüel yaşantımızda, fikir dünyamızda tesir sahibi ise, biz bu tesiri konuşmak, eleştirmek ve yorumlamak zorundayız.

Daha da önemlisi söz konusu kişi sadece sanatıyla anılmıyorsa, bugün bütün eğitim kurumlarında resmi asılı olan iki kişiden biriyse,(4) hayatımızın içindedir, her gün çocuklarımızın karşısındadır. 2011 yılının ülkemizde Mehmet Akif yılı olarak ilan edildiğini ve çok yoğun bir şekilde anılıp değişik açılardan işlendiğini hatırlatmakta fayda var. M. Akif’in sanatını ve kişiliğini aşan bir durumla karşı karşıya olduğumuzu anlamak hiçte zor değil. O, artık gençlere sadece “Milli Şair” olarak tanıtılmıyor, aynı zamanda “Milli Müslüman” modeli olarak sunuluyor.

Konu inancımız bağlamında ele alındığı zaman “Kişi sevdiği ile beraberdir” ölçüsü mucibince imanımızı kullanarak kalplerimize yerleştirilmek istenen kişilere karşı gereken özeni ve hassasiyeti göstermek vazifemiz olmaktadır.

Bütün bu gerekçeler benim gibi sıradan insanlara Akif’i değişik açılardan inceleme, sorgulama, yorumlama ve eleştirme hakkını vermektedir.

M Akif’in başyapıtı şüphesiz İstiklal Marşı’dır. Güftesi ile bestesi arasında ciddi uyumsuzluklar bulunması nedeniyle okunurken güfte anlamını yitirmekte daha çok bir karambol havasında terennüm edilmektedir. Her çalındığı ve söylendiği zaman ayakta ve saygı duruşunda dinlemek zorunda olduğumuz bu marş hakkında olumlu/olumsuz birçok eleştiri yapılmıştır. İçinde bir tek Türk kelimesinin geçmemesinden tutunda, ırkçı duygularda yazılmış olmasına kadar çok geniş bir yelpazeye sahiptir bu eleştiriler. 28 Şubat paşalarından Doğu Silahçıoğlu birçok meslektaşının taşıdığı duyguları dile getirip. Aşırı dinci bir söylem taşıdığı için bir ömür boyu selam durduğu İstiklal Marşı’nı hiçbir zaman içine sindiremediğini yazdı Cumhuriyet Gazetesinde ki köşesinde.

“O ezanlar ki şahadetleri dinin temeli
Ebedi yurdumun üstünde benim, inlemeli.”


Ezan, şahadet, din… ilk bakışta mısralarda Paşa haklı dedirtecek bir görüntü var. Peki ya mana; inlemek sözcüğü acı ile feryat etmek, ızdırapla ses çıkartmak anlamlarına geliyor. “İnim inim inlemek” deyimi meşhurdur. Peki ezanlar neden ebediyen inlemeli? Gür bir sada ile coşmak varken. Dini terminoloji açısından ezanları inletmek-dindar için-ciddi bir edep ihlali olarak değerlendirilebilir.(5)

Akif’in yaşamı gibi sanatı ve fikri de gelgitlerle, çelişki ve paradokslarla dolu. Safahat okumalarında dikkatimi çeken bir husus Arnavut babadan olma Milli Şairin, biyografilerinde bu hususun anne tarafından Türklüğe bağlanarak geçiştirildiğidir. Mehmet Akif’in resmi ideoloji doğrultusunda millileştirilmesinin ilk emarelerini bu biyografilerde gördüm. Bu durum Akif’in bir kabahati olmamakla birlikte Safahat yoluyla toplum mühendisliği yapma gayretleri hakkında ipuçları vermektedir.

Akif’le ilgili yaptığım incelemelerde mirasına, oğullarından çok damadı Ömer Rıza Doğrul’un sahip çıktığını gördüm. Bunun birinci sebebi Ömer Rıza’nın gerçekten Akif’in en özel talebesi olması İkinci sebebi evlatlarının Akif’in dünyasıyla pek alakadar olmamalarıdır.

Büyük oğul Mehmet Emin (Safahat-i bu oğluna ithaf etmiştir.) Uyuşturucu müptelası ve alkolik olarak feci bir yaşam sürmüş ve cesedi Beşiktaş’ta bir çöp konteynırı içinde bulunmuştur. Küçük oğul Tahir Ersoy ise kendi halinde bir yaşam sürmüş Ömrünün son demlerinde Üsküdar belediyesinin sahip çıkmasıyla hayata tutunabilmiştir.

Akif oluşturduğu ideal genç tipi Asım’la yüceltilirken bunun pratik hayattaki karşılığı olan çocuklarının halleri hep göz ardı edilmiştir. Oysa muarızı Tevfik Fikret’in ideal genci Haluk, öz oğluyla özdeşleştirilir ve akıbeti nedeniyle Fikret kınanır. Evet, Tevfik Fikret’in Haluk’u papaz olmuştur. Akif’in Asım’ı ise –ki oğlu Mehmet Emin olması gerekir.- üzüntü verici ama bir ayyaş olarak ömrünü nihayetlendirmiştir. İki şair içinde acı gerçek şu ki; ideallerini evlatları üzerinde gerçekleştirmeye çalışmışlar ve ikisinin sonu da hüsran olmuştur.

Akif’in oğlunun feci hali insanlık adına üzüntü verici. Ama Milli Müslüman modeli olarak tasarlanan bir kişilik için gözden kaçırılan bir husus hissi uyandırıyor bende.

“Babam bana Safahat’ı bırakacağına biraz para bıraksaydı keşke”(6)


dediği biliniyor ki. Bu onlarca baskı yapan Safahat’ın kaymağını başkalarının yemesine bir sitem olarak da algılanabilir.

Akif’le ilgili hatıralarda dikkat çekici bir başka husus arkadaşlarının ekseri içki müptelalığı ile şöhret yapmış kişiler olması. Bunlardan biri Neyzen Tevfik’dir. Neyzen’in içkisiz sofraya oturduğu vaki değildir. Bir gün Akif’i misafir eder yer içerler. Yemekten sonra Akif ellerini yıkar ama havlu yerine kendi mendili ile kurulanmak ister. Neyzen havlu ile kurulanması için ısrar edince “–yapamam ellerim kirlenir” der. Damadı Ömer Rıza’nın anlattığı bu hatıra Akif’in zekâsına yorulsun diye anlatılmış ama derin bir çelişki taşıyor. Neyzen; havlusu kullanılmayacak kadar şerli/kirli (bazı yorumlarda havluyu kirinden ötürü kullanmadığı belirtilir.)biriyse ve Akif bu denli hassasiyet sahibi ise onun yemeğini nasıl yer onunla nasıl dostluk eder.

Damadı ve talebesi Ömer Rıza Doğrul’da meşhur içicilerdendir.(7) Hatta rakı içerek tefsir yazmak gibi bir küstahlığın sahibidir.(8)


Arkadaşları, evladı, damadı içici olunca insan kuşkuya kapılıyor. Üstüne üstlük Akif’in siroz’dan öldüğü de ortada. Ben merakımı zail etmek için erişebildiğim kaynaklarda aradım 24 yaşından sonra ağzına bir damla içki koymadığı bilgisine ulaştım.

Milli Şairin bir yönü de musiki şinaslığı. Mısır’da olsun Türkiye’de olsun musiki cemiyetlerinin müdavimidir. Ağır bestelerin çoğunu ezbere bildiği ve nısfiye denilen ney küçüğü aleti çaldığı biyografilerinde geçiyor.

Şiirlerinin bestelenmeye uygun olmasını çok önemser bu hususta hassasiyet gösterir, üzerinden yıllar geçse bile kulağını tırmalamış her kafiye bozukluğunu giderirmiş. Hayattayken Safahat 3 defa Osmanlıca harflerle basılmış. (ayrı ayrı kitaplar halinde bazı kısımlar 4-5 kere basılmıştır.) Bu baskılarda sürekli düzeltmeler ve değiştirmeler yapmıştır.

Bu bilgi çok önemlidir zira Akif’in eserini bırakmadığını onu sürekli tetkik edip hata olarak gördüklerini düzeltme gayreti güttüğünü gösterir. Ama asıl düzeltmesi gereken, bütün imanlı kalpleri inciten bazı sözlerine aynı özeni göstermemiş olması çok şaşırtıcıdır. Bunların başında meşhur şiirlerinden Çanakkale Destanı’nda geçen

Bedrin aslanları ancak, bu kadar şanlı idi.” Mısralarıdır.

Akif, Çanakkale Savaşı esnasında Almanya ve Arabistan’da bulunmuş cepheyi görmemiştir. Buna rağmen cephedeymişçesine heyecanla yazdığı bu şiir, Ankara’da mecliste Türk’ün en büyük destanı, Türk olmayan biri tarafından yazılmıştır denilerek takdim edilmiştir. Bir zaman sonra üyesi olacağı meclisin maalesef imparatorluk halklarına karşı bakışı budur.

“Bedrin Aslanları” yeryüzünün gelmiş geçmiş en büyük mücahitleridir. Hiçbir ordunun o ordudan hiçbir komutanın o şanlı komutandan üstün olma ihtimali yoktur. Onların kahramanlığı ve komutanlarının büyüklüğü mümin kalpler için şüphe götürmeyecek derecede kesin ve nettir. Fatih Sultan Mehmet Han’ın peygamber duasına mazhar olmuş ordusu bile onların yanında hiç mesabesindeyken ve İslam tarihi boyunca nice savaşlar şanlı mücadeleler verilmişken Çanakkale’ye böyle cüretkâr bir yakıştırma nasıl yapılabilir?

Yeni bir ulus inşa etme gayretinde olan ittihatçı kalemler bu ve benzeri birçok sözler söyleyip İslami kaideleri tepetaklak etmeye çalışmışlardır ama onların hiçbirinin dindarlık gayesi olmadığı gibi inançsızlıklarını aleni olarak dillendirmişlerdir. Onların bu sebeple mümin kalplere sirayet etmesi mümkün değildir. Ama Milli Müslüman Akif’in bu sözleri imanlı kalpleri çok derinden sarsmış travma tesiri yapmıştır.

Akif bu mısraları ile “Bedrin Aslanlarını” aşağılamış ve ömrü hayatı boyunca bunu değiştirme, düzeltme gayreti gütmemiştir. Şu kedi aslan kadar cesur denirse. Aslanın üstünlüğü tescil edilip kedi yüceltilir. Ama şu aslan kedi kadar cesur denilirse bu aslana hakaret ve onu aşağılamak olur. Kedi de yüceltilmediği gibi komik bir duruma düşürülmüş olur.

Akif’in kafiyelerine gösterdiği hassasiyeti esirgediği bir diğer husus Cennetmekân Sultan Abdülhamid Han’a yaptığı yakıştırmalardır. En son 1966 baskılı Safahat’ta bulunan ve sonraki baskılarda yer verilmeyen şu mısralar doğrusu; bırakın dindarlığıyla ile nam salmış Müslümanların halifesine söylenmeği sıradan bir Müslüman’a söylenemeyecek sözlerdir.

“Herifin sofrada şampanyası hala ayran, bari yirminci asırdan sıkıl artık hayvan”(9)

Evet, şairler normal insanlar gibi değildir, duyguları hissedişleri farklıdır, fakat imanının yerine kinini ikame eden bir kişi sadece bir şair olur, onun dindarlığından bahsedilemez. Çünkü kini dinini bastırmış en temel ve basit inanç ölçülerini çiğnetmiştir. Bir Müslüman’a şampanya içmiyor, ayran içiyor diye ancak bir gayrimüslim söylerse mantık zemininde bu sözün bir anlamı olur. Bir Müslüman bir başka müslümanı şampanya içmiyor ayran içiyor diye kınayamaz.

Mehmet Akif’in Sultan Abdülhamid Han’a yaptığı hakaret ve iftiraların büyük kısmı yeni baskılı Safahat’larda da bulunmaktadır. Bunlar eleştiri hakkaniyet ve İslam ölçülerini aşmış sınırsız ve buutsuz, iflah olmaz bir kinin eserleridir. Oysa dindarlık numunesi olacak bir şahıstan, Müslümanlığın en ağır darbeler aldığı bir zamanda daha akıllı olması, esas bozguncuları görmesi beklenirdi.

Görmedi, görmediği gibi onlarla işbirliği içinde bulundu. Mısırlı Mason Abduh’u muhteşem üstad ve onun talebesi tescilli İngiliz ajanı Cemalettin Afgani’yi kendine ve yolundakilere rehber gösterdi.

“Mısır’ın en muhteşem üstadı Muhammed Abduh “(10)



“Çıkarıp gönderelim hasılı şeyhim yer, yer; oradan Alemi İslam’a Cemaleddin’ler.”(11)

O Abduh ki (damadı Ömer Rıza Doğrul gibi) masondur. Dinde reform teraneleriyle İslam alemini fitneye boğmuş ve bölük pörçük olarak İngilizlerin kucağına atmıştır.

Model kişilerin bu gibi yanılgıları ortaya çıkıp gözden düştükleri zaman hemen bir pişmanlık mekanizması devreye sokulur. Şartlar değişmiş ve hakikatler ortaya çıkmıştır. Dolayısıyla bu model kişilikleri de dönüştürmek, revize etmek gerektir. Fakat bu tövbeyi mirasından geçinenlerin değil kendisinin yapıp/yapmaması önemlidir. Kendisinden böyle bir pişmanlık vaki olmadığı ortada iken, oluşturulmuş pişmanlık hikâyeleri toplum mühendislerinin değişen şartlara göre model kişilikleri dönüştürme gayretinden başka bir şey değildir.
Cennetmekân Sultan Abdülhamid Han’a buğzedip düşmanlığından fena söyleyen ve daha sonra hakikati görüp nedamet getiren bu pişmanlığını destansı ifadelerle dile getirenler az değildir. Doktor Rıza Nur, Süleyman Nazif, Rıza Tevfik Bölükbaşı bunların en çok bilinenleridir.

Rıza Tevfik’in “Sultan Abdülhamid Han’ın Ruhundan İstimdat” şiiri bütün ittihatçılar adına itiraf, kendi namına bir tövbe metnidir.

“Şevketlim Sultan Hamid Han
Feryadım varır mı barigahına
Ölüm uykusundan bir lahza uyan
Şu nankör milletin bak günahına.”


Milli şairin bilinen meşhur bir pişmanlığı vardır. Fes ve dualarla girilen meclisten kadeh ve fötr şapka çıkınca Akif soluğu Mısır’da almış, bir nevi yeni düzene küskünlük duymuştur. Mısır’dan son dönüşünde bu küskünlüğünden pişmanlık duyduğunu “Ne varsa bizim millette varmış.” Diyerek dile getirmiş ve yeni düzenin banisine(12) “Allah ömrüm kaldıysa benden alsın ona versin”(13) diyerek biatini bildirmiş birkaç ay sonrada sirozdan ölmüştür.

İlerleyen yıllarda İttihad Terakki’nin projeleri bir dizi inkılâplar olarak uygulamaya konulurken Akif’e Kuran-ı Kerim meali yazma görevi verilir. Hükümet neden özellikle Akif’in yazmasını istemiştir? Şimdilik meçhul. Ama onun da ortaya çıkacağına inanıyorum.

Akif bu teklifi kabul etmemiş ortaya konan büyük paraya rağmen bu işe temkinli yaklaşmıştır. Belki yeni düzene karşı duyduğu küskünlüğü naza çekerek ifade etmeye çalışmış olabilir. Akif ikna olur, paranın bir kısmını alıp Mısır’a giderek yazmaya başlar. Aynı proje kapsamında Elmalı’lı Hamdi’de tefsir yazmaya başlar. Akif Mısır’da tanıştığı biricik talebesi (daha sonra damadı olacaktır) Ömer Rıza Doğrul’a da tefsir yazması konusunda rehberlik eder.

Bu meal biter ama yayınlanmaz. Akif, yeni düzenin ibadetleri Türkçeleştirme çalışmalarından ürkmüş olacak ki meal’i Mısır’da dostu Yozgatlı Müderris İhsan Efendi’ye bırakarak dönmezsem bunu yakın der. Hikmeti Huda dönemez. İhsan Efendi’de meali yakamaz. Akif’in damadı Ömer Rıza, meali İhsan Efendi’den almak için çok uğraşır, ama alamaz. Bu meali İhsan Efendi’den almak için devlet katından hatırlı kimseler araya girer, İhsan Efendi yakıldı diyerek mevzuyu kapatır.

İhsan Efendi ölüm döşeğindeyken oğlu Ekmeleddin’i çağırır yakmasını vasiyet ederek meali ona teslim eder. O Ekmeleddin; şimdiki İslam Konferansı Teşkilatı başkanı Ekmeleddin İhsanoğlu’dur.

Ekmeleddin İhsanoğlu, Abdülhamid Han devri şeyhülislamlarından Mustafa Sabri Efendi’nin oğlu Prof İbrahim Sabri ve üç kişi daha Mısır’da bir evde buluşarak metal bir leğen içinde mealin mührünü sökerek sayfaları tek tek yakarlar. Yakma işlemi bitince Prof İbrahim Sabri Bey’in okuduğu dörtlük dünya durdukça mealden din öğrenmeğe kalkanların suratına şamar gibi inecektir.

“ O bir eserdi ki, yangın denilse layıktı.
Eğer kalaydı yakar kül ederdi imanı
O bir ateşti ki, sönmezdi etmeden ihrak
Yakıldı, sönmesi kurtardı Nass-ı Kuran’ı”
(14)

Hulasa M Akif milli şair olmaktan çıkartılıp Milli Müslüman modeli yapılmaya çalışılırken, onun dindarlığı resmi söylemin dışında incelenmeye ve araştırılmaya muhtaçtır. Bu hususta bazı çalışmalar vardır. 


Ahmed Davudoğlu Hoca’nın Dini tamir davasında, din tahripçileri kitabında Akif önemli bir yer tutar. Adem Çevik’in Abdülhamid’de yanılanlar(15) kitabı da önemli bir araştırmadır. Rahmetli Necip Fazıl’ın ise Akif’i milli bir bozguncu olarak değerlendirdiği bilinmektedir.

Mehmet Akif’in dindarlığı/dindar modelliği mevzu yapıldığı zaman mümin tavrıyla asla bağdaşmayacak Allah’a isyan şiirlerini de görmezden gelmek mümkün değildir. Bu şiirlerde ki isyan vurgusu o kadar kuvvetlidir ki okuyucuyu ürpertip, titretir.

Madem ki ey Adl-i İlahi yakacaktın, yaksaydın a melunları….Tuttun bizi yaktın.”(16)

Nur istiyoruz… Sen bize yangın veriyorsun. Yandık! diyoruz boğmaya kan gönderiyorsun.”(17)

Ey bunca zamandır bizi te’dibeden Allah; Ey Alemi İslam’ı ezen inleten Allah.”(18)

Allah’a dayanmak mı? Asırlarca dayandık,
Düştükse bu hüsrana onun narına yandık,
Yetmez mi çocuklukta ki efsaneye hürmet,
Hala mı reşit olmadı, hala mı bu ümmet?
Maziyi ateşe vermeli baştan başa yansın
Ben kanmıyorum, git de sen aptalları kandır.”
(19)

Sorun, Akif’in dindarlığından ziyade, dindarlara model olarak sunulmasındadır. Akif imanının/imansızlığının, günahının/sevabının hesabını rabbine verecektir. Fakat Müslümanlıkla bağdaşmayacak, binlerle yıllık İslam tefekkürünü kökten sarsıcı Şiirleri/tavırları Müslüman gençlerin imanını ifsad etmektedir. 999 satır “Allah var” yazıp bir satır (haşa) “Allah yok” yazarsan; O bir satır 999 satırı nehy eder. O bir satır daha çok iz bırakıp daha kalıcı olur. Akif’in dindarlığının özeti budur. Yazdığı doğru ve güzel olanların hükmü bahsi geçen satırlarla nehy edilmiştir.




Dipnotlar:


(2-3)1966 baskılı Safahat sayfa 421-422
(4)İstiklal Marşı metinlerinin arkasında Akif’in fotoğrafı vardır..M Kemal’in resmi ile yan yana bütün eğitim kurumlarında bulunması yasal zorunluluktur.
(5)İnlemek sözcüğünün Safahatta coşkulu ses anlamında kullanıldığını gösteren örnekler olduğu gibi, esas anlamında kullanıldığı örneklerde çoktur. Dini litaratürde böyle bir kullanıma başkaca rastlanılmamıştır.
(6)05 Şubat 2005, Cumartesi Zaman Gazetesi Hekimoğlu İsmail imzalı makale
(7)Ömer Rıza Doğrul Kimdir Akşam Gazetesi 11 Eylül 2011Gürkan Hacır imzalı makale.
(8)Ömer Rıza Doğrul’un Tefsiri, Tanrı Buyruğu adıyla yayınlanmıştır
(9)1966 baskılı Safahat sayfa 422
(10)1966 baskı Safahat sayfa 440
(11)1966 baskı Safahat sayfa 440
(12)M Kemal Atatürk
(13)Muhittin Nalbantoğlu’nun Yeniçağ’da 27-28 aralık 2003 tarihlerinde yayınlanan yazı dizisinden
(14)Dil ve Edebiyat dergisi sayı 37 makale Mehmet Karagözoğlu
(15)Adem Çevik kitabında düşmanlıkları belgelemiş, pişmanlığı ise gönlünden geçtiği gibi yorumlamıştır.
(16)1966 Baskılı Safahat Sayfa 214
(17)1966 Baskılı Safahat Sayfa 213
(18)1966 Baskılı Safahat Sayfa 301
(19)1966 Baskılı Safahat Sayfa 490

*Akif’in şiirlerinin tamamı İnkılap ve Aka Yayınları 1966 baskılı Safahat’tan alınmıştır.

Mazhar Candan
incemeseleler.com

28 Kasım 2012 Çarşamba

Mehmet Akif Ersoy - Bülbül - Türkçe Olimpiyatları


Mehmet Akif Ersoy - Bülbül
Türkçe Olimpiyatları
Sesli Şiir Dinle:



BÜLBÜL

                      -Basri Bey oğlumuza-

Bütün dünyâya küskündüm, dün akşam pek bunalmıştım;
Nihayet, bir zaman kırlarda gezmiş, köyde kalmıştım.
Şehirden kaçmak isterken sular zaten kararmıştı,
Pek ıssız bir karanlık sonradan vâdiyi sarmıştı.
Işık yok, yolcu yok, ses yok, bütün hılkat kesilmiş lâl...
Bu istiğrâkı tek bir nefha olsun etmiyor ihlâl
Muhîtin hâli "insâniyyet"in timsâlidir, sandım;
Dönüp mâzîye tırmandım, ne hicranlar, neden andım!

Taşarken haşrolup beynimden artık bin müselsel yâd,
Zalâmın sinesinden fışkıran memdûd bir feryâd,
0 müstağrak, o durgun vecdi nâgâh öyle coşturdu
Ki vâdiden bütün, yer yer, enînler çağlayıp durdu.
Ne muhrik nağmeler, yâ Rab, ne mevcâmevc demlerdi;
Ağaçlar, taşlar ürpermişti, gûya Sûr-i Mahşerdi!

-Eşin var, âşiyanın var, baharın var, ki beklerdin;
Kıyâmetler koparmak neydi, ey bülbül, nedir derdin ?
0 zümrüd tahta kondun, bir semâvî saltanat kurdun;
Cihânın yurdu hep çiğnense, çiğnenmez senin yurdun,
Bugün bir yemyeşil vâdi, yarın bir kıpkızıl gülşen,
Gezersin, hânmânın şen, için şen, kâinatın şen.
Hazansız bir zemin isterse, şâyed rûh-i ser-bâzın,
Ufuklar, bu'd-i mutlaklar bütün mahkûm-i pervâzın.
Değil bir kayda, sığmazsın - kanadlandım mı - eb'âda;
Hayâtın en muhayyel gayedir ahrâra dünyâda,
Neden öyleyse mâtemlerle eyyâmın perîşandır?
Niçin bir damlacık göğsünde bir umman hurûşandır?
Hayır, mâtem senin hakkın değil... Mâtem benim hakkım:
Asırlar var ki, aydınlık nedir, hiç bilmez âfâkım!
Tesellîden nasîbim yok, hazân ağlar bahârımda;
Bugün bir hânmansız serseriyim öz diyârımda!
Ne husrandır ki: Şark'ın ben vefâsız, kansız evlâdı,
Serâpâ Garba çiğnettim de çıktım hâk-i ecdâdı!
Hayâlimden geçerken şimdi, fikrim herc ü merc oldu,
SALÂHADDÎN-İ EYYÛBÎ'lerin, FATİH'lerin yurdu.
Ne zillettir ki: nâkûs inlesin beyninde OSMAN'ın;
Ezan sussun, fezâlardan silinsin yâdı Mevlâ'nın!
Ne hicrandır ki: en şevketli bir mâzi serâp olsun;
O kudretler, o satvetler harâb olsun, türâb olsun!
Çökük bir kubbe kalsın ma'bedinden YILDIRIM Hân'ın;
Şenâatlerle çiğnensin muazzam Kabri ORHAN'ın!
Ne heybettir ki: vahdet-gâhı dînin devrilip, taş taş,
Sürünsün şimdi milyonlarca me'vâsız kalan dindaş!
Yıkılmış hânmânlar yerde işkenceyle kıvransın;
Serilmiş gövdeler, binlerce, yüz binlerce doğransın!
Dolaşsın, sonra, İslâm'ın harem-gâhında nâ-mahrem...
Benim hakkım, sus ey bülbül, senin hakkın değil mâtem! (*)


                                 

                                                    [Safahât, Yedinci Kitap]


(*) Bu şiir yazılırken Yunan istilâsı altındaki topraklarımız
hususiyle  Bursa'ya dair elîm haberler geliyordu;  
tetkikine de imkân yoktu.




Mehmet Akif ERSOY 


Sesli Şiir Vakti






30 Ocak 2012 Pazartesi

Allah'a kafa tutan bir şair: Mehmet Akif Ersoy

Allah'a kafa tutan bir şair: Mehmet Akif Ersoy
Allah'a kafa tutan bir şair: Mehmet Akif Ersoy

Sual: Mehmet Akif Ersoy’un, Müslümanların halifesi olan Sultan ikinci Abdülhamid’e, (Korkak, baykuş, hayvan, merkep, zalim, mel’un, kızıl kâfir… ) gibi çirkin sözler söylediği ve mason Abduh gibi reform istediği doğru mudur?


CEVAP
Maalesef doğrudur. En kötüsü de, bu duruma tevbe de etmemiştir.

1966 baskılı SAFAHAT isimli kitabında diyor ki:

 
Ortalık şöyle fena böyle müzebzep işler,

Ah o Yıldızdaki baykuş ölüvermezse eğer” (s. 402)
“Çoktan beridir vardı benim bir derdim,
Gideyim zalimi ikaz edeyim isterdim.
Kafes ardında hanımlar gibi saklıydı Hamid,
Al-i Osmandan bu korkaklık edilmezdi ümid.” (s. 415)
“Ah efendim o ne hayvan o nasıl merkepti.” (s. 421)
“Ah efendim o herif yok mu kızıl kâfirdi.” (s 422)
“Mısırın en muhteşem üstadı Muhammed Abduh.”
“Çıkarıp gönderelim hâsılı şeyhim yer yer,
Oradan âlem-i İslama Cemaleddinler.”

Mezhepsizler
 isimli kitapta, Akif için deniyor ki:

Baytar idi. Şiirleri çok heyecanlıdır. İstiklâl marşını yazmışsa da,Safahat’ta, Allah’a dil uzatmakta, Müslümanların halifesi ikinci Abdülhamid hanın şanını zedeleyen çok çirkin iftiralar atmakta, sicilli mason Abduh’u övmekte, onun gibi dinde reform istemekte ve bir çalgıcıyı, çalgısının seslerini ilahi sese benzetmektedir. Ahmed Davudoğlu hoca, Din tahripçileri kitabında Âkif’in de diğer reformcular gibi, ilhamı doğrudan doğruya Kur’andan aldığını bildirmektedir.

İstibdat isimli şiirinde Halife-i müslimine diyor ki:

Düşürdün milletin en kahraman evladını ye’se,
Ne mel’unsun ki rahmetler okuttun ruh-i İblis’e.

Bir İslam halifesine mel’un diyene ne demeli?

Şeytana rahmet okutmak tabiri de çok çirkindir.
İslam halifesi için yazdıkları çoktur. Akif, bu çirkin hakaretleri için tevbe etmemiştir.

Abdülhamid han hazretleri tahttan indirildikten sonra da yine düşmanlığı bitmemiş, İSTİBDAT şiirini yazmıştır. Şiirinin başı şöyledir:

Yıkıldın gittin amma ey mülevves devr-i istibdad,
Bıraktın milletin kalbine çıkmaz bir mülevves yad.

Mülevves = Kirli, pis demektir. Mülevves yad = Kirli hatıra demektir.

Hâlbuki Rıza Tevfik Bölükbaşı, Süleyman Nazif gibiler tevbe etmişler ve tevbelerini de dile getirmişlerdi.

Mesela Rıza Tevfik Sultan Abdülhamid han için diyor ki:

Târihler adını andığı zaman,
Sana hak verecek hey Koca Sultan,
Bizdik utanmadan iftira atan,
Asrın en siyâsî pâdişâhına.

Süleyman Nazif de diyor ki:

Pâdişâhım gelmemişken yâda biz,
İşte geldik senden istimdâda biz,
Öldürürler başlasak feryâda biz,
Hasret olduk eski istibdâda biz.

Maalesef Akif’in tevbesini bildiren bir satırı yoktur.
Akif sadece Müslümanların halifesine dil uzatmakla kalmıyor, o halifenin yaratıcısına yani Allahü teâlâya da saldırıyor:

Ey bunca zamandır bizi tedib eden Allah,
Ey âlemi islamı ezen, inleten Allah!

diye başlayan şiirinde (Yeter artık çektirdiğin cezalar) diyor.

Allah’a böyle nasihat verilir mi hiç? Allah bize zulüm mü ediyor hâşâ? Herkese layık olduğunu veriyor. Bunun için, Nahl suresinin 33. âyet-i kerimesinde bildirildiği gibi, ilim ehli buyuruyor ki:


Hâşâ zulmetmez kuluna Huda’sı,
Herkesin çektiği kendi cezası.

Yine bir şiirinde diyor ki:

Nur istiyoruz, sen bize yangın gönderiyorsun,
Yandık diyoruz boğmaya kan gönderiyorsun,
Mademki ey adl-i ilâhi, yakacaktın,
Yaksaydın ya melunları, tuttun bizi yaktın,
Yetmez mi musap olduğumuz bunca devahi?
Ağzım kurusun yok musun adl-i ilâhi?

Devahi’ye musap olmak = büyük belalara uğramak demektir.

Akif özetle demek istiyor ki:

Ya Rabbi, gâvurları yakman gerekirken Müslümanları yaktın. Bu nasıl ilahi adalet? 

Allah’a böyle söyleyenin elbette ağzı da kurur dili de.
Bu şiirinin sonunda da Allah’a diyor ki:

Böyle bir şehidin mükâfatı ancak zaferdir,
Vermezsen ilahi dökülen hunu hederdir.

Hun, kan demektir. Allah’a öğüt veriyor, bak zafer vermezsen şehidlerin kanı heder olacak, boşa gidecek diyor. Zafer olmasa bile şehidin kanı heder olur mu hiç? Sonra hâşâ Allah bilmiyor mu bunları?

Vehhabiler, Allah Arş’a istiva etti ayetinden, hâşâ Arş Allah’ın mekânıdır diyorlar. Akif de, Allah’a öğüt veriyor, Eğer bu zulümleri durdurmazsan, Arşın yanar, yani evin başına yıkılır diyor. Süleyman Nazif’e başlıklı şiirinde diyor ki:

Yakmaz mı bu tufan bu duman gitgide Arş’ı,
Hissiz mi kalır lücce-i rahmet buna karşı?

Lücce = deniz demektir. Rahmet denizin niye hissiz kalıyor diyor. Hâşâ Allah’ın hissi mi olur? Allah’ı da insanlar gibi sanıyor. Allah Arş’ı çok övüyor, Arş asla Akif'in sözü ile yanmaz.

Firavun ile yüz yüze isimli şiirinin son satırında, vehhabiler gibi, evliyadan, yatırlardan yardım istemeye karşı çıkarak diyor ki:


Bu hakkı ne taştan ne de leşten istemeli?

Vehhabiler Eshab-ı kiramın kabirlerindeki taşları söküp kabirlerini dümdüz ettikleri gibi, bu da yatırdaki zata leş diyor.
Bir de şehitleri överken yine türbelere çatarak diyor ki:


Hakkın bu veli kulları taş türbeye girmez.

Yine bir şiirinde diyor ki:


Bu Kur’an inmemiştir, ne fal bakmak için,
Ne de kabirde okumak için.

Kabirde Kur’an okunmaz mı? Tam Vehhabi zihniyeti. Kabirde okumayı fala bakmakla eş tutuyor.

Akif’in mason Efgani ve mason Abduh’u öven şiirleri, onlar gibi inkılap (reform) istemesi, onun da onlar gibi bir reformcu olduğunu gösteren en bariz delillerdendir.

ASIM isimli çok uzun bir şiirinin son kısmında diyor ki:

Mısır’ın en muhteşem üstadı Muhammed Abduh,
Konuşurken neye dairse Cemaleddinle,
Der ki Tilmizine Afganlı,
Muhammed dinle,
İnkılab istiyorum hem çabucak,
Öne bizler düşüp İslam’ı da kaldırmazsak,
Nazariye ile bir şeyler olur zannetme,
O berahini de artık yetişir dinletme.
İnkılab istiyorum ben de, fakat Abduh gibi.

Berahin, burhan = hüccet, delil kelimesinin çoğuludur. Teselsülün butlanı demek, her şey bir sebebe bağlıdır yani her şeyi bir yaratan vardır, yaratanın da yaratanı vardır şeklindeki silsile bâtıldır. Bunları reddeden delilleri bana söyleme diyor. Yani inkılap (reform) isteyen bu reformcu, dine aykırı konuşuyor.

İslam’ı kaldırmak tabiri de hoş değildir. Yere düşmüş olan Müslümanlardır. İslam yücedir, yerde değildir. Yerdeki Müslümanlar da, İslam’a yapışıp yükselebilirler.

Süleymaniye kürsüsünden isimli uzun şiirinde Japonları anlatırken diyor ki:
Misyonerler, gece gündüz yeri devretmedeler,
Ulema, vahy-i ilahiyi mi bilmem bekler?

Herkes bilir ki vahy-i ilahi ancak peygamberlere gelir. Ulema, o kadar cahil mi de kendilerini peygamber zannetsin? Ulemaya böyle çirkin iftira atması, Abduhçu olmasından ileri gelmektedir.

Şiirleri buna benzer hatalarla doludur.
Resmi için diyor ki:

Dış yüzüm ağardıkça ağarmakta fakat,
Sormayın iç yüzümün rengini: Yüzler karası.
Beni kendimden utandırdı şimdi hakikat,
Bana hiç benzemeyen suretimin manzarası.

O kadar yanlış söz arasında bir de doğru söz söylemiş. Doğru sözüne ne denir?

Sevenlerinin dili ile Akif 

Mezhepsizler kitabından alınan aşağıdaki ifadelerin tamamı mezhepsiz Süleyman C.Oğluna aittir. Bu kişi, Meyal dergisinde diyor ki:
Mehmet Akif hazretlerini sevişimin birçok sebepleri vardır. En başta Akif, Şeyh Abduh’u, Şeyh Afganî'yi çok severdi. Onlar gibi bir inkılap yapmayı arzulardı.

Akif de, Abduh gibi teselsülün butlanına da muhalifti.
“O berahini de yetişir artık dinletme” derdi.

Her ne kadar Ahmed Davudoğlu Hoca ve diğer mukallitler bu ifadeyi küfür saymışlarsa da Selefiyye yolundakiler daima takdir etmişlerdir. Akif âlem-i İslam’a Cemaleddinler salarak bir Âsım nesli meydana getirmek istiyordu. Bunu Meyal dergisinin başaracağını sanıyorum. Sonra Akif'in cesaretini hiç kimse inkâr edemez. Ne diyor büyük şair:

Nur istiyoruz, sen bize yangın gönderiyorsun,
Yandık diyoruz boğmaya kan gönderiyorsun,
Mademki ey adl-i ilâhi, yakacaktın,
Yaksaydın ya melunları, tuttun bizi yaktın,
Yetmez mi musap olduğumuz bunca devahi?
Ağzım kurusun yok musun adl-i ilâhi?

Şimdiye kadar böyle cesur şair çıkmamıştır. Kâfirleri yakacağın yerde bizleri yaktın, bu adalete uygun mudur, yok musun adl-i ilâhi? gibi sözlerle Akif çok büyümüştür.

Bu büyük sözlere mukallitler karşı çıkarak diyorlar ki:
“Cenâb-ı Hakk’ın hikmetinden sual olmaz. Nur isteyene yangın gönderiyorsa demek ki hak etmişler ki yangın gönderiyor. Kâfirleri, melunları yakmayıp da Abdulhamid Han'ın düşmanlarını yakmışsa bunun da bir hikmeti vardır. Yok musun adl-i ilâhi diye Cenâb-ı Hakka dil uzatmak Akif'ten başka kimseye nasip olmamıştır. Her şey adl-i ilâhinin içinde cereyan etmektedir. Bazı gözler bunu görmüyorsa adl-i ilâhiye hücum etmek mi gerekir? Var olan adl-i ilâhiye yok musun denir mi?”

İşte mukallitler Akif gibi büyük bir zatı böyle tenkit ettiler. HeleDavudoğlu bu hususta kitap bile yazdı. Abduh’u ve onun yolunda olan Akif'i seven herkes Davudoğlu’na düşman olmalıdır. Akif, müctehidler müctehididir. Akif için fukahanın sözü ve kıyası mühim değildir. İcma da mühim değildir. Hattâ hadîs bile. Akif için tek kaynak vardı: Kur'an. Akif'in ilham aldığı tek yer Kur'ândı. Onun için Akif, mukallitleri kızdıran şu mısraları söylüyordu:


Doğrudan doğruya Kur'andan alıp ilhamı,
Asrın idrakine söyletmeliyiz İslam’ı.

Zaman sana uymazsa sen zamana uy demiş atalar.
Akif gibi İslam’ı asrın anlayışına uydurmak lâzımdır.

Akif her ne kadar İslâm âlimlerinden nakli esas almamışsa da tek ilham aldığı yer Kur'an olduğunu bildirmişse de onun da bu yolda üstatları vardı. Bunu şöyle anlatıyordu:

İnkılâp istiyorum ben de, fakat Abduh gibi...”

(Not: Buraya kadar olan ifadelerin tamamı reformcu Süleyman C. Oğlu’na aittir.)


Zırva tevil götürmez

Sual: Bektaşi’ye, (Niye namaz kılmıyorsun) demişler. (Kur’anda Allah, “Namaz kılmayın” buyuruyor. Ben de onun için kılmıyorum) demiş. Hemen âyetin devamında “Sarhoş iken” diye yazıyor. Onu gizliyor. Siz de, Akif’in şiirinin sadece bir kısmını cımbızla alıyorsunuz, anlam değişiyor. Mesela, (Bu Kur'an fala bakmak ve kabirde okumak için inmemiştir) demişse de, bu mısraların başına bir sadece eklenirse anlam düzelir. (Bu Kur'an sadece fala bakmak ve kabirde okumak için inmemiştir) olur ve eleştirecek yeri kalmaz.


CEVAP
Biz cımbızla değil, kopyalayarak alıyoruz. Sadece kelimesini biz niye ekleyeceğiz ki? Ekleme çıkarmalar manayı değiştirir. Sizin dediğiniz gibi sadece kelimesini eklersek, (Sadece fala bakmak için inmemiştir) olur ki bu da, (Kur'an fala bakmak için de inmiştir)demek olur. Görüldüğü gibi tevil edilirse daha kötü oluyor. Onun için atalarımız, (Zırva tevil götürmez) demişlerdir. O kadar yanlışın hangi biri tevil edilir ki? Ulu Hakan’a melun, kızıl kâfir demesini mi tevil edeceğiz? Yoksa (Abduh gibi reform) istiyorum sözünü mü? Hâşâ Allah’tan hesap soran (Ya Rabbi, gâvurları yakman gerekirken Müslümanları yaktın. Bu nasıl ilahi adalet?) sözü mü tevil edilecek?

http://www.dinimizislam.com/detay.asp?Aid=7172