Mehmet Akif Ersoy Eserleri etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Mehmet Akif Ersoy Eserleri etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

28 Mayıs 2014 Çarşamba

Mehmet Akif Ersoy Eserleri - Devamı



Zeynep Nur İsimli Ziyaretçimizin Yorum olarak yazdıkları'dır. Kendisine Teşekkür ederiz


Mehmet Âkif Ersoy’un önemli yapıtları (eserleri) nelerdir?


Safahat”, Mehmet Akif Ersoy’un şiirlerini topladığı yedi kitaplık şiir külliyatının adıdır. İçinde 11.240 mısra tutan 108 şiir bulunmaktadır. Şair, İstiklal Marşı'nı Safahat'a koymamıştır. Nedenini ise şöyle açıklar: "Çünkü ben onu milletimin kalbine gömdüm"



Birinci kitap, yalnız “Safahat” adını taşır. Bundan başlayarak sıra numarası almış bulunan öteki kitapların ayrıca isimleri vardır. Müstakil ciltler hâlinde ve farklı zamanlarda birkaç baskı yapmış olan kitaplar, latin harfli baskılarından önce bir arada, tek cilt içinde yayınlanmamıştır.

Yedi kitabın ilk altısının bütün baskıları İstanbul’da, yedinci kitabınki ise Kahire’de yapılmıştır. Safahat’ı teşkil eden yedi kitabın mısra sayıları ile eski harflerle yapılmış baskılarının tarihleri şöyledir:

1. Safahat: Siyasal olaylar, mistik duygular, dünyevi görevlerden bahsedilir. 44 şiir, 3084 mısra. Üç baskı: 1911, 1918, 1928.
2. Süleymâniye Kürsüsünde: Süleymaniye Camisi'ne giden iki kişinin söyleşileri ile başlar, kürsüde Seyyah Abdürreşit İbrahim'in konuşturulduğu uzun bir bölümle devam eder. Bir şiir, 1002 mısra. Dört baskı: 1912, 1914, 1918, 1928.
3. Hakkın Sesleri: Topluma İslami mesajı yaymaya çalışan on manzumedir. Ateizme, ırkçılığa, umutsuzluğa çatılmaktadır. 10 şiir, 482 mısra. Üç baskı: 1913, 1918, 1928.
4. Fatih Kürsüsünde: Fatih Camisi'ne giden iki kişinin söyleşileri ile başlar, vaizin uzun konuşması ile devam eder. Tembellik, irtica (gericilik), batı taklitçiliği eleştirilir. Bir şiir, 1692 mısra. Dört baskı: 1914 (iki baskı), 1918, 1924.
5. Hatıralar: Akif'in gezdiği yerdeki izlenimleri ve toplumsal felaketler karşısında Allah'a yakarışını içerir. 10 şiir, 1314 mısra. Üç baskı: 1917, 1918, 1928.
6. Asım: Hocazade ile Köse İmam arasındaki konuşmalar şeklinde tasarlanmış tek parça eserdir. Eğitim-öğretim, ırkçılık, savaş vurgunculuğu, batıcılık, gibi pek çok konudan bahseder. Bir şiir, 2292 mısra. İki baskı: 1924, 1928.
7. Gölgeler: 1918-1933 arasında yazılmış 41 adet manzumeyi içerir. Herbiri, yazıldıkları dönemin izlerini taşır. Üç tanesi ayet yorumu şeklindedir. 41 şiir, 1374 mısra. Bir baskı: 1933.

Mehmet Akif Ersoy'un Tefsirleri


Mehmet Akif’in tefsir yazılarının hepsi elli yedi tanedir. Bunların on sekizi manzum olarak yazılmış olup, Safahat’a alınmışlardır. Elli üç tanesi âyet ve dört tanesi hadis üzerine yazılmıştır. Çoğunun uzunluğu bir sayfadan azdır. Akif Bey, memleketin ve halkın o günkü meselelerine hitap eden bir veya birkaç ayet veya hadîsi mevzu alarak, okuyuculara onlarla yol göstermeye çalışmıştır. Dolayısıyla bu yazılar, tefsir ilmi bakımından değil, zamanın meselelerine bakış açısından mühimdirler.

Mehmet Akif Ersoy'un Mektupları


Hâlen elli kadar mektubu ve bazı mektup parçaları yayınlanmış bulunan Mehmet Âkif’in, dağınık hâlde, bazı kimselerin elinde birkaç yüz mektubunun bulunduğunu tahmin etmekteyiz. Bunların toplanarak yayınlanması, şairimizin düşünceleri, hayatı ve yakın tarihimiz bakımından çok faydalı olacaktır.

Mehmet Akif Ersoy'un Vaazları


Mehmet Âkif Ersoy’un bir tanesi kitap içinde yayınlanmış, diğerleri konuşma sırasında Eşref Edib tarafından tesbit edilmiş olan, dokuz konuşması, va’azı (mev’izası) vardır. Bunlardan birincisi, bir kulüpte konuşma şeklinde yapıldıktan sonra, “Mevâiz-i Dîniye” kitabında yayınlanmıştır. Kalan sekiz va’azın üçü Balkan Harbi içinde İstanbul’un üç büyük camiinde (Beyazıt, Fâtih, Süleymâniye); birisi Balıkesir Zağnos Paşa Camii’nde; üçü ise Kastamonu’da Nasrullah Camii’nde ve şehrin kazalarında verilen va’azlardır. Her bakımdan çok önemli konuşmalardır.

Mehmet Akif Ersoy'un Tercümeleri


Mehmet Âkif, 1908’den sonra, hepsi de dergisinde yayınlanmış ve 268 tefrika devam etmiş olan 55 ayrı tercüme yapmıştır. Bunların birkaçında “Sa’di” takma adını kullanmıştır.

Tercümeler, beşi Arapça ve biri Fransızca yazmış olan altı yazardan yapılmıştır. Tercümelerin yazar ve tefrika sayısı bakımından dağılışı şöyledir: Ferid Vecdi: 7 tercüme, 73 tefrika/M. Abduh: 31 tercüme, 48 tefrika / A. Refik: Bir tercüme, 3 tefrika / Şeyh Şiblî: Bir tercüme, 10 tefrika/A. Câviş: 13 tercüme, 122 tefrika/Said Halim Paşa (Fransızca): 2 tercüme, 12 tefrika…
Kitap olarak basılmış tercümeleri:

1. “Müslüman Kadını”, Ferid Vecdi;
2. “Hanoto’nun Hücumuna Karşı Şeyh Muhammed Abduh’un İslâm’ı Müdâfa’ası”;
3. “İslâmlaşmak”, Said Halim Paşa;
4. “Anglikan Kilisesine Cevap”, Abdülaziz Câviş;
5. “İçkinin Hayât-ı Beşerde Açtığı Rahneler”, Abdülaziz Câviş.

Mehmet Akif Ersoy'un Makaleleri


Çeşitli cemiyet, edebiyat ve fikir meseleleri üzerine, makale, sohbet ve hatıra şeklinde kaleme alınmış elli yazıdan ibarettir. Bunların on yedisi “Hasbihâl”, on biri “Edebiyat Bahisleri”, dördü “Eski Hâtıralar”, ikisi “Letâif-i Arabdan” genel başlıkları altında –bazan ikinci bir başlık daha taşıyarak– yayınlanmışlardır. On beşinin ise ayrı başlıkları vardır. Mehmet Âkif’in düşünceleri, bilgisi, kültürü ve irfanı, çok samimî bir dille kaleme aldığı bu yazılarında görülmektedir.

Mehmet Akif Ersoy'un Safahat Dışında Kalmış Eserleri


Mehmet Akif Bey, Halkalı Baytar Mektebi’nin son sınıflarında bulunduğu sıralarda (1891-1893), şiirlerini zamanın dergilerine göndermeye başlamıştı. 1908 sonrasında, yazdıklarını devamlı olarak yayınlamaya başlamadan önceki yıllarda da, önemli bir şair olarak tanınmış ve kabul edilmişti. Gerek dostlarına gönderdiği manzum mektuplar ve gerek diğer manzumeleri, şiir meraklıları tarafından yazılarak elden ele yayılıyordu.

Mehmet Akif, 1908’den önce yazdığı şiirlerinden birkaçını, 1908’den sonra neşretmekle beraber, beğenmediklerinin hepsini ortadan kaldırmıştır. Kendisinin, ikinci bir Safahat hacminde olduğunu söylediği eski şiirlerinden, sadece, 1900’den önce yayınlanmış olanlarla, ele geçen mektuplarında bulunanlar ve meraklıların defterlerinde kalanlar kurtulmuşlardır.

Bunu biliyor muydunuz:

İstiklâl Marşımız 1453 harften, 571 heceden oluşmaktadır.

17 Şubat 2014 Pazartesi

Mehmet Akif Ersoy - Zulmü Alkışlayamam Şiiri - Resimli Şiir


Zulmü Alkışlayamam


Zulmü alkışlayamam, zalimi asla sevemem; 
Gelenin keyfi için geçmişe kalkıp sövemem. 
Biri ecdadıma saldırdımı, hatta boğarım! ... 
-Boğamazsın ki! 
-Hiç olmazsa yanımdan kovarım. 
Üçbuçuk soysuzun ardından zağarlık yapamam; 
Hele hak namına haksızlığa ölsem tapamam. 
Doğduğumdan beridir, aşığım istiklale; 
Bana hiç tasmalık etmiş değil altın lale! 
Yumuşak başlı isem, kim dedi uysal koyunum? 
Kesilir belki, fakat çekmeye gelmez boyunum! 
Kanayan bir yara gördüm mü yanar ta ciğerim, 
Onu dindirmek için kamçı yerim, çifte yerim! 
Adam aldırmada geç git! , diyemem aldırırım. 
Çiğnerim, çiğnenirim, hakkı tutar kaldırırım! 
Zalimin hasmıyım amma severim mazlumu... 
İrticanın şu sizin lehçede ma'nası bu mu?

Mehmet Akif Ersoy

Şiir Vakti - Resimli Şiir

Süleymaniye Kürüsüsü Şiir İnceleme

Süleymaniye Kürsüsü'nden (Şiir İncelemesi)




Süleymaniye Kürsüsü'nden 

Bir de İstanbul'a geldim ki: bütün çarşı, pazar 
Naradan çalkanıyor, öyle ya... Hürriyet var! 

Galeyan geldi mi, mantık savuşurmuş... doğru: 
Vardı aklından o gün her kimi gördümse zoru. 

Kimse farkında değil, anlaşılan, yaptığının; 
Kafalar tütsülü hulya ile, gözler kızgın; 

Sanki zincirdekiler hep boşanır zincirden, 
Yıkıvermiş de tımarhaneyi çıkmış birden! 

Zurnalar şehr ahalisini takmış peşine; 
Yedisinden tutarak ta dayanın yetmişine! 

Eli bayraklı alaylar yürüyor dört keçeli, 
En ağır başlısının bir zili eksik, belli! 

Ötüyor her taşın üstünde birer dilli düdük. 
Dinliyor kaplamış etrafını yüzlerce hödük! 

Kim ne söylerse, hemen el vurup alkışlayacak 
-Yaşasın 
-Kim yaşasın? 
-Ömrü olan. 
Şak! Şak! Şak! 

Ne devairde hükümet, ne ahalide bir iş! 
Ne sanayi, ne maarif, ne alış var, ne veriş. 

Çamlıbel sanki şehir, zabıta yok, rabıta yok; 
Aksa kan sel gibi, dindirecek vasıta yok. 

'Zevk-i hürriyeti onlar daha çok anlamalı' 
Diye mekteblilerin mektebi tekmil kapalı! 

İlmi tazyik ile ta'lim, o da istibdad 
Haydi öyleyse çocuklar, ebediyyen azad. 

Nutka gelmiş öte dursun hocalar bir yandan... 
Sahneden sahneye koşmakta bütün şakirdan. 

Kör çıban neşterin altında nasıl patlarsa, 
Hep ağızlar deşilip, kimde ne cevher varsa, 

Saçıyor ortaya, ister temiz, ister kirli; 
Kalmıyor kimseciğin muzmeri artık gizli. 

Dalkavuk devri değil, eski kasaid yerine 
Üdebanız ana-avrat sövüyor birbirine. 

Türlü adlarla çıkan namütenahi gazete, 
Ayrılık tohumunu bol bol atıyor memlekete. 

İt yetiştirmek için toprağı gayet münbit 
Bularak fuhş ekiyor salma gezen bir sürü it 

Yürüyor dine beş on maskara, alkışlanıyor, 
Nesl-i hazır bunu hürriyet-i vicdan sanıyor. 

Kadın erkek koşuyor borc ederek Avrupa'ya... 
Sapa düşmekte bizim şıklara, zannım Asya. 

Hakka tevfiz ile üç dane yetişmiş kızını, 
Taşıyanlar bile varmış, buradan baldızını... 

Analık ilmi için Paris'e, yüksünmeyerek... 
Yük ağır, ecri de nisbetle azim olsa gerek. 

Haşim akşam karanlığında meçhule doğru uzanan yollardan, sadece cemiyetin değil, varlığın da dışına çıkmak istiyordu. Akif, onun tam zıddına, her şeyin vazıh olarak göründüğü bir öğle güneşi altında hayatın gürültülü, boğucu ve alelade hayatın içine girer.

Türk edebiyatında onun kadar içinde yaşadığı devri bütün teferruatı ile gören ve gösteren başka bir şair yoktur, denilebilir. Safahat, adeta, muayyen bir nokta-i nazardan tasvir edilen bir manzum romana benzer: Sokak, ev, kulübe, saray, meyhane, cami, köy, şehir, fakir, zengin, dindar, dinsiz, cılız, pehlivan, korkak, kahraman, halk, yüksek tabaka, münevver, cahil, yerli, yabancı, Avrupa, Asya, ticaret, siyaset, harp, sulh, şehircilik, köycülük, mazi, halihazır, hayal, hakikat, hemen hemen her şey Akif'in duyuş ve görüş sahnesine girer. Ve o bunları yalnız şiirin değil, edebiyatın bütün ifade vasıtalarıyla anlatır: Tasvirler yapar, portreler çizer, hikayeler söyler, fıkralar anlatır, konuşmalara başvurur, vaaz eder. Komik, trajik, öğretici, hamasi, lirik, hakimane her edayı, her tonu kullanır. Bu suretle Akif, şiirin hududunu nesir kadar, edebiyat kadar genişletir; hatta edebiyatı da aşar, onu hayatın ta kendisi yapar.

Almış olduğumuz parça (Süleymaniye Kürsüsünden) , Akif'in hayatı nasıl en reel tarafları ile ortaya koyduğunu çok güzel gösteriyor. Bu tasvirin 'Süleymaniye Kürsüsünde' bir vaiz tarafından yapılmış olması ayrıca dikkate değer. Akif, kendisinden önce Türk edebiyatında kimsenin yapmadığı bir işi yapıyor. Mabede sokağı, dinin içine hayatı sokuyor. İnzivasında, insanların hallerini düşünen Yunus, bir gün:
Kasdım budur şehre varam feryad ü figan koparam
der. Fakat şehirde değil, ruhun içinde dolaşır. Akif, şehrin içine gerçekten giren ve feryat ve figan koparan bir şairdir. Bu bakımdan o, eski tip dindarlardan tamamıyla ayrılır. Eski tip dindar, umumiyetle Allah'ı ve ahireti düşünür, cemiyete ve dünyaya önem vermezdi. Akif'in esas konusu dünya ve cemiyettir. Onun için din, insanları nizama sokan ve yükselten bir kuvvettir. Akif, müslümanlığa sadece bir ahiret dini gözüyle bakmıyor, onun dünyayı da düzeltebileceğine iman ediyordu.

Akif'e göre, insanları kötüleştiren ihtiraslardır. İhtirasları tanzim eden kuvvetler -din bunların başında geliyordu- ortadan kalktı mı, fertler de, cemiyetler de hayvanlık seviyesine düşerler. Almış olduğumuz parçada şair, 1908 hürriyetinin ihtirasları nasıl başıboş bıraktığını ve cemiyeti nasıl korkunç bir anarşiye sürüklediğini tasvir ediyor. Galeyanı hürriyet sananlar, sarhoş veya deli gibi ne yaptıklarını bilmiyorlar. Akıl ve mantık tanımayan kalabalık, anarşik bir halde sokaklara dökülüyor. Neyin takdir olunduğu bilinmeyen bir alkıştır gidiyor. Şuursuzluk, cemiyetin en hayati sahalarına, hükümet dairelerine, mekteplere kadar yayılıyor. Matbuat sosyal birliği parçalamaktan çekinmiyor. Cinsi duygular istismar ediliyor. Dine hücum etmek, vicdan hürriyeti sayılıyor. Eğlenmek için borç alarak Avrupa'ya koşuluyor...

Süleymaniye Kürsüsü'nde konuşan vaiz, tasvirlerine daha uzun müddet devam eder. Devrin bütün sosyal manzaralarını gözden geçirir. Almış olduğumuz parça, Akif'in muhteva ve üslup bakımından çok zengin olan şiirinin bütün hususiyetlerini göstermemekle beraber, biz, mahdut bir netice verse de, tahlilimizi sadece onun üzerine teksif edeceğiz.

Realist bir tablo gibi görünmesine rağmen, şairin, tasvir ettiği manzara karşısında tarafsız kalmadığı, heyecanlı bir tavır aldığı besbellidir. Bu tavır, hiddet, hiciv, alay kelimeleri ile hülasa olunabilir. Kelimenin tam ve hakiki manasıyla bu sosyal bir satirdir. Hürriyeti çok yanlış anlayan, aklı, mantığı, nizamı unutan şuursuz kalabalığa karşı şair, son derece kızıyor. Bu kızgınlık dolayısıyla onun hareketlerini kötü ve gülünç gösteriyor. Manzumenin komikliği ile bu davranış arasında yakın bir münasebet vardır. Hiciv ve gülünç, aslında yüksek beşeri değerlerin kıymetlerinin düşmesinden doğar. Akif burada gülüncü, akıl ve ahlak nizamı ile ihtirasların şuursuz ve mekanik hareketleri arasındaki tezattan çıkarıyor. Hürriyet, aslında yüksek bir değerdir. Zira, o insanın aşağı bir seviyeden yukarı bir seviyeye çıkması demektir. Hakiki hürriyet, akli ve ahlaki nizamla çatışmaz. İnsanı aşağı seviyeye düşüren bir harekete hürriyet adı verilemez. Akif'in şiirinde insanlar, yüksek zannettikleri bir şey yüzünden aşağı seviyeye düşüyorlar. Şuursuz, abes, mihaniki hareketler yapıyorlar. İnsanları bu hale gelişi, şairle beraber bizi de hem güldürüyor (komik) hem kızdırıyor (hiciv) .

Akif, insanların değerlerini kaybedişlerini, müşahhas bir şekilde göz önüne koyuyor. Şuursuzluk, abeslik ve mihanikilik şiir boyunca küçük sahneler halinde devam ediyor. Alkış, bilinen bir değerin takdiridir. Buradakı kalabalık neyi alkışladığını bilmiyor. 'Yaşasın -kim yaşasın? - ömrü olan- şak, şak, şak': Bu konuşma, şuursuzluk ve mihanikiliği çok güzel gösterir. Genellikle ciddi, ağırbaşlı, işinde gücünde gördüğümüz halk, yedisinden yetmişine kadar, zurnaların peşine takılmış, dört keçeli, eli bayraklı alaylar halinde yürüyor. Niçin? Bu hareketin de muayyen, vazıh ve değerli bir gayesi yoktur. Bu da bize gülünç geliyor. Vazifesi, nizam içinde çocukları terbiye etmek olan mektepler, mektepliler, hürriyet zevkini daha çok anlamalı diye kapatılıyor. Çok ciddi ve değerli bir müessese olan mektebin böyle abes bir gaye ile kapatılması da bizi güldürüyor. Eskiden dalkavukça kasideler yazan şairler, şimdi dalkavukluk devri değil diye ana avrat sövüyorlar. Bu anlayışsızlık ve sukut hali de gülünçlük doğuruyor. Üç tane yetişmiş kızını Allah'a havale ederek, 'analık ilmi' öğretmek için baldızını Paris'e götürenlerin mantığa sığmaz hareketlerine de gülmekten kendimizi alamıyoruz. Bütün bu örneklerde insanlar, şuursuz, aklıselime aykırı, mihaniki hareketler yapıyorlar.

Akif, şahısları ve hareketleri, abes, mihaniki ve değersiz gösteren benzetmelerle de bizi güldürüyor. Hürriyete kavuştuğunu sanan kalabalığın hareketi, tımarhaneyi yıkan delilerin zincirden boşanmasına; köşe başında nutuk söyleyen hatipler dilli düdüğe; nizam ve rabıta içinde bulunması gereken şehir Çamlıbel'e benzetiliyor.

Bu komik unsurların yanında, şairin hiddetini ağır kelimelerle ortaya döktüğü hiciv unsurları da var. Herkesin şuursuzca konuşması, kör çıbanın neşterle patlamasına, gazetelerin birbirini tutmaz fikirler neşretmesi ayrılık tohumları ekmeye, fuhuş yapanların hareketi, itlerin çiftleşmesine benzetiliyor. Bunlardan şairin komikten hicve geçtiğini görüyoruz. bununla beraber, komik unsurlarda da daima hiciv mündemiçtir. Zira, burada şairin maksadı güldürmek değil, kötülüğü ortaya koymaktır. Akif'in komiği ve hicvi, ahlaki bir gaye taşır. Bu tahlillere devam eden vaiz bir ara dinleyicilerinin ümitsizliğe düştüğünü görünce şu ihtarda bulunuyor:
Ye'se düşmeyecek zerrece imanı olan,
Sade siz derdi bulun, sonra kolaydır derman.

Akif, tasvirlerinde didaktik bir gaye gütmekle beraber, tahlil ettiğimiz parçada görüldüğü üzere, kuvvetli bir komik ve hiciv sanatı gösteriyor.

Şairin kullanmış olduğu dil ve üslup da esas gayesine ve parçanın muhtevasına uygundur. Şair (burada vaiz) kalabalığa hitap ediyor. Kalabalığa hitap etmek için onun dilini, üslubunu, hatta düşüncesini benimsemek lazımdır. Akif, bütün eserlerinde olduğu gibi burada da kalabalığın dilini, üslubunu ve zihniyetini benimsiyor. Bu bakımdan o, başlıca gayeleri, şahsi ve orijinal olmak, yeni ve başka görünmek olan Servet-i Fünuncularla Haşim'den tamamıyla ayrılır. Akif, kalabalığın sade kelimelerini değil, deyimlerini, benzetmelerini, ifade, hatta bütün cümlelerini dahi almaktan çekinmez.
Bir de İstanbul'a geldim ki; bütün çarşı, pazar
Naradan çalkanıyor, öyle ya... Hürriyet var!

Vardı aklından o gün her kimi gördümse zoru

Kimse farkıdan değil anlaşılan yaptığının

Çamlıbel sanki şehir; zabıta yok, rabıta yok.
Aksa kan sel gibi, bir dindirecek vasıta yok.

örneklerinde ve daha başkalarında, Akif'in konuşma dilini, bütün unsurlarıyla nasıl benimsediği görülüyor. Şaşılacak taraf, onun üslubunun herkese benzemekle beraber, yine de çok şahsi olmasıdır. Akif, bütün mısralarında kendi damgasını vurmasını biliyor. Bu da gösteriyor ki, onda benimseme kabiliyeti kadar, değiştirmek hassası da vardır. bu değiştirmeye bir örnek olmak üzere şu beyti tahlil edelim:

Ötüyor her taşın üstünde bir dilli düdük
Dinliyor kaplamış etrafını yüzlerce hödük,

Halk dilinde de gevezeye 'dilli düdük', manasız konuşmaya 'ötmek, aptala 'hödük' denir. Fakat bunlar çok ayrı yerlerde kullanılır ve böyle bir araya getirilmez. Akif, bu tabirleri Meşrutiyet devrinde sokak başında konuşan hatiplerle, onları dinleyen kalabalığa tatbik ederek gülünç bir tablo vücuda getiriyor. 'Düdük' ile 'hödük'ün birbirine kafiye oluşu gülünç bir tesir yaratıyor. Vezin değiştirme, bir araya getirme, vezin ve kafiye içine sokma ameliyeleri tamamıyla Akif'in çalışması ile vukua geliyor. Kolay zannedilen bu iş, hususi bir mizaç ve kabiliyet ister. Herkese benzer gibi görünen Akif, bu mizaç ve kabiliyetle, nevi şahsına münhasır bir sanatkar olmuştur.

Mehmet Kaplan
(Şiir Tahlilleri, Dergah Yayınları, s.174-177

Profesör Mehmet Kaplan




Şiir Vakti





Süleymaniye Kürsüsünde - Safahat İkinci Kitap - Mehmet Akif Ersoy İnceleme

İKİNCİ KİTAP: SÜLEYMANİYE KÜRSÜSÜNDE



Gelen "hürriyetin” beklendiği gibi memleketi kurtarama¬yacağı, çünkü yanlış anlaşıldığı ve doğrusunu anlamaya da -önce aydınlar olmak üzere- hazır olunmadığını görmüştür. Başta gazete¬ler, herkes birbirine sövüp karalamakta, partiler ve ırkçılık cereyan¬ları milleti parçalamaktadır. Aydınlar  millî olan her şeyi bırakıp Avrupa'nın izinden gitmeyi istemekte, halk ise faydalı da olsa bü¬tün yeniliklere karşı çıkmaktadır. Aydınlar dini yanlış anlayıp orta¬dan kaldırmaya çalışırken, halk da dinin aslını bırakıp hurafelerle oyalanmaktadır.
Mehmed Akif, dostu Abdürreşid İbrahim Efendinin ağzından, Süleymaniye Camiinde verilmiş bir va'az şeklinde, bütün bu yanlışları ve bu hâl devam ederse milletin başına gelecek felâketleri sayar. Önce, bütün İslâm âlemini dolaştığını söyleyerek Rusya, Türkistan ve Hindistan'ı son¬ra da Japonya'yı anlatan, buralardaki halkın iyi ve kötü hallarını tasvir eden vaiz, 1908'de Kanûn-i Esâsi’nin ilân edildiğini duyun¬ca, sevinerek İstanbul'a gelmiştir. İstanbul'u, daha önceki gelişinde gördüğünün aksine uyanmış ve çalışır bir halde bulmayı bekler¬ken, hayal kırıklığına uğramıştır. Bütün bunları anlatan ve tasvir eden şair, sözlerini, bu halden kurtulmak İçin tutulması gereken yolu göstererek biti¬recektir.

Üstad şairimiz Mehmed Akif’in Safahatındaki “Süleymaniye Kürsüsünde” adlı enfes şiirini okumayanımız
yoktur. Şiirine, Haliçten Süleymaniye Camiine doğru yolculunda gördüğü manzaraları, akabinde Süleymaniye
Camiinin dış ve iç mekanlarını şiirsel bir dil ile tasviriyle başlar. Akabinde çağdaşı ve dostu bir İslam
seyyahı’nın ağzından dönemin Osmanlı toplumu ve diğer İslam diyarlarının o dönemdeki dini, sosyal ve siyasal
durumlarından bahseder. Mehmed Akif’in söz konusu şiirinde uzun uzun konuşturduğu bu kişi kimdir diye
bir soru sorulduğunda, çoğumuzun hakkında ayrıntılı bir bilgisinin bulunmadığı, hatta adını bile duymayanımızın
olduğu bir şahsiyettir.. Süleymaniye Kürsüsünde adlı şiirde konuşturulan bu kişi Abdurreşid İbrahim’dir.
O, eğitimci, hoca/imam, vaiz, gazeteci, matbaacı/yayıncı, seyyah, yazar, siyasetçi, medrese hocası ve Rusya
Türklerinin ilk siyasî temsilcisi gibi sıfatları bulunan çok yönlü bir aksiyon adamıdır.
Abdurreşid seyahatlerinin çoğunu doğuya yapmıştır. Aynı şekilde insanlık medeniyetinin doğduğu yer olan
doğu Akif’inde önem atfettiği bir coğrafyadır. Akif’e göre, medeniyetin gerçek kaynağı Müslüman Doğu’dur.
Doğunun medeniyet yarışında geri bırakan sebepler arasında, aydınların batı hayranlığı, yeis, atalet, tembellik,
cehalet, taassup ve öz güvenin olmayışı zikreder. İslam’ın terakkiye engel bir din değil, özü itibariyle ilme ve
ilerlemeyi teşvik edici yönünün bulunduğunu ve İslam’ın özde müntesiplerini geri bırakan bir din olmadığını
ifade eder.

 Şiir Vakti