Öyküler etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Öyküler etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

29 Eylül 2014 Pazartesi

HEDİYE

‘Karanlıksın ve her şeyden çok korkuyorum senden’ dedi adam. ‘Karanlıksın ve her şeyden çok korkuyorum senden’ dedi kadın. Gece, küstahlığı ile geçiştirmeyi denedi bu anı. Kadınsa tutsaktı inançlarına ve susmak hususunda diretti. Adam, bir sigara yaktı ve usulca bıraktı ruhunu kadının ellerine. Kadın bunun farkına varmadı. ‘Keşke’ dedi adam, ‘ Keşke her hangi bir şey seni keşfetmek kadar güzel olsa… Senin renklerin var, ellerin var…’ dedi adam. ‘ Senin yağma görmemiş bir halin var ve sakinsin bir dağ gölü kadar. Keşke sen bunun farkında olsan’

Kadının elleri adamın ruhunun farkına vardı. Ruhu sardı, öptü ve saçlarına bir toka gibi iliştirdi kadın. ‘Nasıl, yakıştı mı?’ diye sordu adama. Adam sigaranın dumanıyla bir perde çekti aralarına ve sustu. Kadın ruhu saçlarından çıkardı ve avucunda iyice sıkıp, kırıştırıp adama geri uzattı. Adam ruhunu aldı ve fark ettirmeden kadının gözlerine sakladı. ‘Karanlıksın ve her şeyden çok korkuyorum senden’ dedi kadın. Adam, sigarasını söndürdü ve ‘Keşke’ dedi. ‘Keşke bir gün batımı kadar kısa sürseydi her şey’ diye ekledi ardından.

Kadın makul bir insandı. ‘Belki de öyleydi de biz farkına varmadık’ dedi. Israrla kederine afyon üflüyordu kadın adamın. Adam bundan rahatsız oldu. Oturduğu yerden kalktı, kapıya doğru yürüdü. Tam paltosunu alıp çıkıyordu ki kadın tüm karanlığı ile yanında bitiverdi. Dudaklarıyla adamın dudaklarını esir aldı. Sanki bir ödülmüş, bir hediyeymiş gibi sundu kendini. Adam yeterince düşmüştü. Kendi kendisine bile kefil olamazken, ne zararı olurdu ki bu hediyeyi kabul etmenin?! Kabul etti ve sermayesinin son bir kaç kuruşunu da o evde, o kapının önünde, terler içinde, titreye titreye bıraktı...

Seni Bana Getiren Her Talihsizliği Seviyorum Aslında. Hatta Senden Bile Fazla...

Aslında buraya gelmek istememiştim. Yapacak başka işlerim vardı. Televizyonun karşısına geçip sızana kadar içmeyi, en çok izlenen programları izleyip sıkılmayı, bulaşıkları yıkamamayı, çöpü dışarı çıkarmamayı, çalan telefonlara cevap vermemeyi(tabii çalarsa), üst komşum ne kadar gürültü yaparsa yapsın sesimi çıkarmamayı düşünüyordum. Listemde çok önemli bir konuyu es geçtiğimi kapım çalınınca fark ettim. Hemen önümdeki sehpada duran buruşuk kağıt parçasına uzandım. Kapıyı açmamakla ilgili bir madde yazmamıştım…

Sokağa adımımı atar atmaz ‘yağmur yağıyor’ diye sızlanayım dedim ki o an başımın üstünde bir şemsiye belirdi… Belli ki benden daha hazırlıklıydılar. Öyle hemen pes edecek biri olmadığım için; sırasıyla, hiçbir taksinin durmamasından, bir taksiye beş kişi binmenin hiç de iyi bir fikir olmadığından, trafikten, gittiğimiz evin beşinci katta oluşundan yakındım. Hepsinde de ağzımın payını aldım: ard arda iki taksi durdu, ikiye bölünüp iki taksiye bindik, şoför ara sokaklara dalıp zekice trafikten kurtuldu ve tabii ki apartmanda asansör vardı…

Evdeki herkesi tanıyordum. Onlar da beni… Üstelik seni… Orada göreceğimi hiç ummuyordum… Kışı daha ekimde karşılamıştım. Geceleri yorganla yatmaya alışmıştım. Sabahları üşüyerek uyanmaya alışmıştım. Hatta dişlerimi bile fırçalıyordum. Ahh! Diş ağrıları neredeyse öldürecekti beni.

Geçen gün bana hediye ettiğin kitabı buldum. Bir kitaba sarılarak uyumamıştım hiç. Aklıma geldi, istedim, çok istedim ama yinede yapmadım. Bir kitaba sarılarak uyumadım hiç.

Kimse neler yapıyorsun diye sormadı. Balkondan sokağı izledim saatlerce. Trafik ışıkları yanıp yanıp sönmeye başlamıştı. Evdeki gürültü durmuş, kalabalık azalmış, kimsenin el sürmediği şarapların tümünü içmiştim.

Bundan üç yıl önceydi. Henüz kedilerimi alıp gitmemiştin. Gitmiştin de kedileri henüz almamıştın. Zuhal, Müjde ve ben hala –eğer yeterince alkol almışsak- mutlu olabiliyorduk. Sonra sen… Beni kedileri zehirlemekle suçlamıştın. Kedi mamasına votka koymakla itham etmiştin beni… Ben onların mamasına hiç votka koymamıştım. Çünkü Zuhal rakıyı, Müjde kanyağı seviyordu.

Bunları düşünürken dalıp gitmişim, omzuma bir el dokununca irkildim. Misafir odasına senin için yatak açtım dedi. Ben eve gideyim dedim. Gitme dedi. Sabah balığa gideceğiz, balık tutmayı seversin. Zaten sen varsın diye böyle bir plan yaptık. Tamam dedim. Bana yarısı içilmiş viski şişesini uzatıp içeri girdi. Balkonun kapısını kapatmayı unutma dedi.

Unutma demiştin sen de, çıkarken anahtarını almayı unutma! Unutmuştum tabii ki… Eve dönmene daha iki gün vardı. Çilingir evin bana ait olduğunu ispatlamamı istemişti. Henüz o eve yeni taşınmıştık. Komşuların hiçbiri beni tanımıyordu çünkü evi sen bulmuştun, sen tutmuştun, taşıma şirketini sen ayarlamıştın. Ben bütün eşyalar yerleştikten sonra gelmiştim. O eve taşınmayı hiç istememiştim. O taşınma işiyle uğraşmamak için bir iş uydurmuş ve gidip bir hafta tatil yapmıştım. Bunu biliyordun ama sesini çıkarmadın. Daha eve dönmene iki gün vardı. Çilingir kapıyı açmayacağını söylüyordu. Üzerimde hiç para yoktu zaten. İsa’yı bulmaya çalıştım ama yoktu. On beş gündür kimse onu görmüyordu. Sali’ye uğradım, balığa çıkmış sabaha karşı, belki akşam döner dedi Sabri. Bir karısı olmasa, üç de çocuğu, Sabri’de de kalabilirdim aslında. Ne var, hayırdır? Diye sordu. Yok bir şey dedim. Sen neden aradığımı sorduğunda da sana aynı şeyi söylemiştim. Unutma demiştin telefonu kapamadan önce: Kedileri aç bırakma sakın! Fena halde acıkmıştım. Aynur’un ıspanaklı böreği, ağzım sulanmıştı. Gitmemem gereken tek yerdi belki de Aynur’un evi, bu yüzden oraya gittim. İki gün onda kaldım. Sonra sen geldin. Neredeydin dedin. Sali’yle balığa çıktık dedim. Buna inanıp inanmadığını hiç sormadım sana.


Balkonun kapısını kapatıp içeri girdim. Salonda, tanımadığım bir kaç kişi koltuklara uzanmış horlaya horlaya uyuyorlardı. Kim olduklarını merak etmedim. Misafir odasına gidip yatmadan önce mutfağa uğradım. Niyetim su içmekti ama bulaşıkları gördüm ve yıkadım. Neden yaptım bilmiyorum ama onları kurulayıp yerlerine yerleştirince mutlu oldum. Artık uyuyabilirim dedim. Uykuyu hakettin. Mutfağın ışığını kapatınca havanın aydınlandığını farkettim. O an geride kalan günün bütün yorgunluğu üzerime boşandı. Misafir odasına ilerledim. Kapıyı açtım. Seni gördüm. Uyuyordun. Bütün bunların aslında ne için olduğunu anladım. Ama artık çok geçti. Kapıyı kapatım salona döndüm. Halının üzerine uzandım.


Dönecek misin?

Dışarısı çok soğuktu ve kar yağıyordu. Aslında gidecek bir yerim yoktu ama gitmeliydim. Burada kaldığım her saniye hesaplaşması çok daha zor hatalar yapmaya devam edecektim. Yinede, öylece çekip gidemezdim. Duştan çıkmasını bekledim. İki kahve hazırladım. Birini mutfak masasının üzerine bıraktım -şekersiz olanı-, kendi kahvemi alarak cam kenarındaki koltuğa uzandım. Doğru bir cümle olmalıydı. Evet, mutlaka olmalıydı. Bu durumu açıklamalıydım. Doğru cümleyi bulamadan duştan çıkıp geldi. Kahvaltı etmek ister misin? diye sordu. Dolapta yiyecek bir şey yoktu. En az dört defa kontrol etmiştim. 'Hayır' dedim. 'Sen bilirsin' dedi. Tezgahın üstündeki rafı açıp mısır gevreği çıkardı. Musluğu açıp biraz su ekledi ve bulaşıkların arasından bir kaşık alıp masaya oturdu ve yemeye başladı. İçimden neden oraya da bakmadın ki diye yakındım. Açtım. Gerçekten açtım. Ama şimdi aç değilmiş gibi davranmalıydım. Koltuktan kalktım, yatak odasına gittim. Yatağın yanında, yerde durmakta olan sigara paketini alıp mutfağa döndüm. Hala musluk suyuyla yaptığı mısır gevreğini yiyordu. Bir yandan da buz gibi olmuş kahveyi içiyordu. Paketten bir sigara alıp paketi masaya bıraktım ve koltuğa, az önce uzandığım yere uzandım. Mısır gevreğini bitirdi, tabağı durulamadan bulaşıkların yanına bıraktı, masadaki paketten bir sigara alıp yaktı ve yanıma uzandı. Lütfen sarılma, lütfen sarılma diye yalvardım içimden. Sarılmadı. Sigarasından bir nefes alıp yüzüme üfledi. 'Sigaranı yakmamışsın' dedi. 'Biliyorum' dedim. 'Bilmiyorsun' dedi. Bilmiyordum. O söylemese farkına bile varmazdım. 'Biliyorum' dedim, sesimi biraz yükselterek. Onu yere itip koltuktan kalktım. Ayaklarımın altında öylece yerde yatıyordu. Hiç istifini bozmadı. Sadece, rahat edebilmek için, bir elini başının altına koydu, bir bacağını diğerinin üstüne attı. 'Dönecek misin?' diye sordu. 'Hayır!' dedim. 'Burada kalacağım. Zaten gidecek bir yerim de yok. Sen kovana kadar buradayım.' 'O zaman banyoya git ve yıkan' dedi. 'Çok pis kokuyorsun...'




Fotoğraf: Bill Brandt; Eaton Place Nude
billbrandt Posted by Picasa

KIYIDA

Sevginin kirpiklerindeki rimel buharlaşmaya başlıyor. Şüphesiz göz yaşlarının buna katkısı var. Ağlayan,zırlayan bir kadın değil o… Onun deyimiyle “gözyaşlarına hakim olamayan” bir yanı var. Bu sadece onun eseri,tabii benden sonra. Ona sorarsanız, bunca mutluluğun ardından her şeyi mahvetmeye hakkım yok. Benimse bundan haberim yok. Neyi mahvettiğimi,daha doğrusu ‘NASIL?’ mahvettiğimi bilmiyorum.
- Bir öpücük,sadece bir öpücüktür’ demiştim.

O an tüm silahlarıyla beni etkisiz hale getirmeye kalktı. Dudaklarımı işgal eden o sıcaklık, göğüslerine götürdüğü ellerim,okşanan saçlar ve ardından bir tokat;sadece bir simge olarak bile yeterince onur kırıcı. Söylenecek pek fazla söz kalmamıştı. Sustum…

Bir sigara yaktım. Kayalığın tepesine çıktım. En yakındaki şilebin adını okudum: Amsterdam. ‘Amsterdam limanında şimdi denizciler vardır’ dedim,sesim usulca kayalıktan kopup denize düştü. Sevgi duymadı bunları. Duysaydı? Duysaydı,belki delil poşetini açar,eldivenli elleri ve maşa ile içine koyardı sözlerimi. Denizcilerse ‘işerlerdi benim ağladığım gibi o kadınların üstüne.’

Her katil sonunda suç mahalline dönermiş ya, yanıma ilişti. Sigaramın filtresini de içmeye çalışıyordum o ara. Bakışlarını bana çevirdi,kayalığın üstünde dengesini sağlamak amacıyla omzuma dokundu ve
- ‘dürüst olman güzel’ dedi.

Bir an için aptalca bir umut doldu içime ya da kalbimin atışı öyle hızlandı ki göğüs kafesim dar gelmeye başladı. Henüz sözünü bitirmemişti.
‘Bir kadın es veriyorsa konuşurken, inan ki söylemek için kendini hazırladığı cümleler felaket habercisidir;ya yatağa,ya nikaha,ya da yalnızlığa çıkar sonu’ demişti, küçük Ceylan çalan bir meyhanede, talihsizce yanına oturduğum, susmak bilmeyen sarhoş. Hak vermiştim ilk duyduğumda bu sözlere; o zamanlar hep yatağa çıkardı yolum. Şimdi, keşke o sarhoşla hiç karşılaşmamış olsaydım diyorum. Nitekim tüm bu düşünceler çığa dönüşüp yüreğimden göz kapaklarıma doğru yol alıyorken onun sesi ve sıcak bir rüzgarın bana armağan ettiği kokusu beni kendime getirdi.

- de bu kadar da olmaz ki’ dedi,sinirli,titrek bir tonda.
- bu kadar mı?’ diye sordum.

Mideme bir yumruk geçirmesini,suratıma tükürmesini,beni denize atmasını düşleyerek. Ne demek istediğini bunca açıkça anlamak,bu gerçekten kaçamamak fazlasıyla umutsuz bir durumdu. Budalalığımın cezasını nakit olarak ödemek istiyordum.

Gerçekler rahatsız edici olduğunda ben daha rahatsız edici olmaya çalışırım. Huyum bu.

Sevgi,beni ne denli iyi tanıdığını gösterdi ve
- senin bile anlayabileceğin kadar saçma’ dedi.
- Anlıyorum’ dedim.

Dudağımdaki sigara cesedinden zarif bir vole ile kurtulup yeni bir tane yakmak için pakete uzandım. Elimdeki paketi kapıp denize attı. Bu da bir ödeme sayılır. Kendimi biraz daha masum hissettim.

- Ne kadar da ustasındır duymak istediğin sözleri ağzımdan almaya. Şimdi duymak istemiyorsun diye kaçacak delik arıyorsun.’ Dedi.
- Sözlerin ve lütufların kaçamayacağım kadar gerçek. Benim masumiyetimse senin anayasan gereği suç. Bir öpücüğe ihtiyacı vardı. O kadar. Sadece bir hediye.’ Diyerek,sözlü olarak verdim ifademi.

Gözlerindeki öfke yanlış limanlara doğru yelken açtığımı gösteriyordu. Öpücük. Öpücük. Öpücük. Sanırım bu kelimeyi sözlüğümden çıkarmalıyım.
O ise ‘hediye’ kelimesine takıldı. Onunla dalga geçtiğimi ,saçma sapan bahanelerle ondan kurtulmak istediğimi ama bunun o kadar da kolay olmadığını anlattı önce. Sonra bir mendil çıkarıp göz yaşlarını sildi. Kendini toparlamaya çalıştı. Beceremeyince, iyice azıttı ve hıçkıra hıçkıra ağlayarak, zaman zaman sesini iyice yükselterek, beni hiç anlayamadığını,bir gün delice sevip ertesi gün öldürmeyi düşlediğini, öpücük mevzusunun etrafında dönüp dönüp aynı yere gelerek,neredeyse bir yüzyıl süren o akşamüstü, geceye sığınana dek anlattı,anlattı,anlattı.

- Ah,mimoza. Sen de anlamıyorsan bunu,başka hangi lisanla anlatılabilir’ dedim kekeleyerek. Bu kelimelerin ne anlama geldiğini çok iyi biliyordu. Duvarımdaki bir karikatürde yazılıydı bunlar. En az yüz kere aklamıştım kendimi bu kelimelerle. Sevgi ise ‘artık bunu yemezler’ tavrında:
- senin sevgili alıntıların’ Dedi.
- kaç kere kandım bunlara. Ne kadar aptalmışım. Ben mimoza isem şimdi anlamama hakkımı kullanmak istiyorum. Mümkünse artık başka bir lisanla konuşalım.’ Diye, ters köşeye yatırdı beni.

Yeterince açıktı. Başka bir lisan şarttı. Fakat, en yakın arkadaşlarından birine verdiğim hediyenin niteliğini ve amacını nasıl anlatabilirdim ki. Ben de bir zamanlar o kadar yalnız ve çaresizdim mi diyecektim. Hatta bunu sırf sevginin arkadaşı olduğu ve onunla bir kez olsun sevişmeyi düşlemediğim için yaptığımı. Yani birkaç dakikalığına hayali bir kahraman olup, ertesinde öptüğüm dudaklardaki mutluluğu görüp rahatladığımı ve bana düşen misyonu tamamlayıp yeniden sevginin kıyılarına döndüğümü nasıl anlatacaktım.

- başka bir lisan yok’ dedim.

Sevgi kendi paketinden bir sigara uzattı. Bir tane de kendisi aldı. Sigarasını yaktım, sonra kendiminkini.

- İyi öyleyse, öğrenince bana haber ver’ dedi.

Kayalıktan inmesine yardım ettim. Onu otobüs durağına bıraktım. Gidene kadar bekledim. Gittiğinde sanki belleğimdeki tüm kelimeler de onunla beraber gitmişti. Otobüs durağındaki büfeye yanaştım. Bir paket sigara isteyecektim ama kullanacak tek bir kelimem bile yoktu. Parayı adama uzattım,camekana dizili sigaralar arasından almak istediğimi işaret ettim.Büfedeki adam bozuntuya vermemeye çalıştı. Beni dilsiz sanmıştı,sanırım biraz da sağır. ‘vah,zavallı’ dedi, ‘gören de sapa sağlam sanır’

Sigarayı ve para üstünü alıp sırtımı denize, yüzümü evime doğru çıkan o sonsuz yokuşa verdim.Paketi açıp bir sigara daha yaktım ve yangın içime sızdı.

UMUT KUŞU

“Kendimi bağışlıyorum, artık özgürsün.” Dedi. Sonunda bu meseleyi çözdüğümüze sevinmiştim. Herhangi bir şey söylersem işler yine karışabilirdi. Susup kuyruğumu bacaklarımın arasına sıkıştırdım. Bir an evvel oradan sıvışmam lazımdı. Bir iki adım attım ya da atmadım ki arkamdan belli belirsiz hıçkırıklar duydum. ‘Dönme sakın! Arkana bakma! Yürü, git!’ dedim ama kendimi kendime inandıramadım.

Onu sevmiyordum. Asla da sevmemiştim. Can sıkıntısından yanına oturduğum biriydi o da. Çok hasta olduğu için ona acımış ve sıkılmasını beklemiştim benden. Uzun zaman aldı bu. Kendime böyle bir iş edindiğimden pişman değilim aslında. Yıllar evvel; ressam olmak istedikten hemen sonra, miço olmaya karar vermeden hemen önce tiyatrocu olmak istemiştim. Rüzgarlı bir havada göğe saldığım uçurtmalarımın hepsini birden elimde tutamayacağımı anladığımda ilk olarak tiyatrocu olmaktan vazgeçmiştim. Şimdi, onunla ortaklaşa yazdığımız ama bir tiyatro oyunu olduğunu sadece benim bildiğim bir oyun sahneye koyuyorduk. Sahne tozu yutmuş ama ilk hapşırışında onu tekrar dışarıya atmış biri olarak hoşuma gidiyordu bu.

Kaba olmak ya da olmamak, konuşmak ya da susmak demekti. Kabalıkla çözemediğim, daha da düğümlediğim bir çileydi o. Oysa genelde kaba olmak kadınlardan kurtulmanın en kolay yoluydu. “Güzelim, ben senin kadar güzel değilim. Juliette Binoche’un oyunculuğuyla zerre kadar ilgilenmem” derdim ve belki biraz hakaret, belki bir tokat ya da sıvası dökülmüş bir duvar kıvamındaki bir yüzü karşımda bulur ve ‘bu kez de yırttın evlat’ diyerek sevinirdim. Oysa o çok hastaydı. Gerçekten hastaydı…

Diğer kadınları illet etmek için özenle yetiştirdiğim aykırı dallarıma takılmıştı. Bunu kazara yaptığına inanmak istiyordum ve onu, bunu kazara yaptığına inandırmak. Ama o, takıldığı dallara her gün çaputlar bağlıyor, iki kişilik bir yatak alacağım o güne adıyordu. ‘O gün asla gelmeyecek’ diyemezdim, ben de ‘bugün git, yarın gel’ yöntemini denedim. Türkiye bürokrasisinin ne kadar işe yarar bir şey olduğunu bu sayede fark ettim. Alışkanlıklar insanı hantallaştırıyor ve başını önüne eğmesine neden oluyordu. O da aynen bunu yaptı.

Bu karmaşayı budalalıklarımla çözemeyeceğimi anladığımda, karşılıklı monologlar yazmayı bıraktım. Onu dinlemeye başladım ama hiçbir zaman ona yanıt vermedim, soru sorduğunda ve hatta o sorunun muhatabı ben olduğumda bile…

Böylece, bir zamanlar umursuyor olduğumu varsaysan bile artık umurumda değil beni sevmen, seviyor olman ya da olmaman diyordum ona. Kurduğum bu cümleyi kendi diline çevirirken tökezlemişti o, bir şiir sanmıştı bunu. Birbirimize kendi dillerimizi öğretmemize rağmen ısrarla ikimiz de kendi dillerimizde konuşmaya devam ettik. İşler karıştıkça karıştı. İşler karıştıkça küçük ekonomik sarsıntıları kapitalizmin sonunun habercisi olarak gören küçük bir umut kuşu gibi kendi Berlin duvarımızı yeniden inşa edip başkalarından alı koyup bedenlerimizi ve ruhlarımızı, baş başa kalacağımıza daha da çok inanmaya başladı o. ‘Küçük kuş, sen uçmaya cesaret etmedikçe ayrılamıyorum yanından…” demek istiyordum her gün, her an. Bunu merhamet olarak algılamasından korkuyordum. Merhameti sevgi, sevgiyi aşk, aşkı istibdat olarak algılamasından… Aslında kolayca, tek bir hamlede, tek bir kanat çırpışıyla, tek bir nefes alışla aşık olabilirdim ona. Daha değerli bir şeye sahip değildim, o yüzden tek bir imzayla onun istibdadına girebilirdim ama bunu istemiyordum ki!..

Bunun farkına varamasa da asla, sonunda bir şeyi fark etti: gözünü korkutan, güç sandığı, gücüm sandığı şeylerin güçsüz ve yeteneksiz yanlarımın beyanı olduğunu. Yinede kendi beyanını vermek epey zaman aldı ama sonunda yaptı. “Herkesin bir hastalığı var” dedi önce, “ama sen bir hastalık değilsin benim için!”, herkesin zayıf yanları olduğundan bahsetti, herkesin ihtirasları olduğundan ama ben ne onun zayıf yanıydım ne de herhangi bir ihtirası. “Ben sadece sevdim seni…” dedi, “hiçbir şeyi, seni bile umursamadan…” yılların bir bir dökümünü yaptı. Karşılıklı olarak hatalarımızı ortaya döktü. Her şey buraya varması için yaşanmıştı. Aslında daha en başta, tanıştığımız andan yirmi dakika sonra söylemesi gereken şeylerdi bunlar ona göre ama yıllarca arayıp da bulamamıştı bu sözleri. Bu sözleri bulamamış olsa bile sadece aramasına sebep olduğum için minnettar olabilirdi bana. “Artık beklemekten vazgeçtim” dedi, “duymak istediğim şeyleri söylemeni beklemiyorum artık…gönlümü almanı…hatta bir zamanlar beni kıracağın, üzeceğin anları bile iple çekerdim…Komik, değil mi? Karşıma oturur uzun uzun anlatırdın neden öyle saçmalıklar yaptığını, dinlemek o kadar hoşuma giderdi ki…” Sonra bıkmıştım ben bundan ve hesap vermeyi ya da yaptıklarımı mantığa bürümeye çalışmayı bırakmıştım. Kadınları mantıklı yaratıklar sanıyordum o zamanlar. Komik, değil mi?!

O konuştukça, söylediklerinin arasına girebileceğim hiçbir boşluk bırakmadığını fark ettim. Yüzüme bir gülüş kondu ve bunun onun hoşuna gittiğini fark ettim. Gülünce cesede benzetirdim kendimi, ben üçüncü şahsın şiirindeki o ip gibi oğlandım. Şimdiyse Hardy’ye dönüşen bir Lorel’im. Umut kuşu kanat alıştırmaları yaparken öyle mutluydum ki. Çünkü biliyordum onun göçmen bir kuş olduğunu, bense kuşlar geri geleceği sıra bir kutup tilkisine dönüşüyordum. Bu kuşla aramdaki durumu açıklayamıyorum. Onu yemem gerekiyordu aslında. Anlık bir tereddüt yüzünden yıllarca yanında kalacağımı düşünememiştim işte!..Böyle olması gerektiği için böyle olmuştur belki de…

“Kendimi bağışlıyorum, artık özgürsün” dedi ve sustu. Gözlerini kapattı ve boğazını kopartacağım anı beklercesine kıpırtısız durdu. Bir an evvel oradan sıvışmam lazımdı. Bir iki adım attım ya da atmadım ki arkamdan belli belirsiz hıçkırıklar duydum. ‘Dönme sakın! Arkana bakma! Yürü, git!’ dedim ama kendimi kendime inandıramadım…Arkama döndüm. Gözlerini açmıştı ve göz yaşları yanaklarından aşağı süzülmüş neredeyse çenesinden damlamak üzereydi. “Teşekkür ederim” dedi. Ağlıyordu ama o kadar mutluydu ki…Ona bir hediye vermem lazımdı…“Bu ev sanırım artık senin” dedim kırık dökük, özensizce seçilmiş kelimelerle. “Bir gün boşaltırsan faturalar için bana haber ver” dedim. “Her şey benim üzerime de…”

“Sen de beni seviyorsun” dedi tam kapıdan çıkıyorken, ona döndüm ve “Keşke haklı olsaydın” dedim. “Hiç denemedim bunu. Keşke denemiş olsaydım. En azından denemiş olsaydım…” Kapıyı kapatıp çıktım. Evden ayrılınca bana haber vermedi. En azından yüklü faturalar bırakmamıştı ardında, benim yaptığımı yapmadığı için ona müteşekkirim…

5 Mart 2010 Cuma

MADAGASKAR ÇOK UZAKTA!..






“Herkesin bir haritası vardır mutlaka.
Kimi kader diye görür,
kimi gördüğüyle kalır…
Birileri gidip dönmese,
haritalara kim inanır???”




Gittim ve döndüm. Hala tozu durur üzerimde o acılı yolculuğun. Ölmek ve ardından yeniden doğmak gibi  bir şey. Ama gitmeyenlere anlatacak o kadar çok şeyim var ki! Dinleyip dinlememeleri umurumda değil aslında. Çünkü birileri dinlesin diye anlatmıyorum tüm bunları. Biliyorum, dinleyen birileri elbet çıkacaktır. Haritasına bakan ve yola çıkmak konusunda tereddütleri olan birileri mutlaka vardır. Hayır! Kimseyi umutlandırmayacak anlatacaklarım. Yolun yarısına gelmişleri bile geri döndürebilecek şeyler gördüm, duydum, yaşadım. Bir yerlerde başladı ve yine bir yerlerde sona erdi. Yani nerede başlayıp nerede bittiği hiç önemli değil. İnsanoğlunun karanlığından geçip geldim. Hayatta kaldım ama ayakta kalamadım. Elimdeki her şeyi yitirdim, hem de her şeyi… Yinede, pişmanım diyemem.

    İlk ve en büyük hatam kendimi bir postacı sanmaktı. Elimdekileri de mektup. Birilerine ait ve onlara ulaştırılması gereken... Postacı olmadığımı ancak en son adımımda fark ettim; dolayısıyla, elimde olanların yani aslında benim olması gereken ama başkalarına postaladığım sevgimin, inancımın, şehvetimin ve elimdeki diğer her şeyin de mektup olmadığını.

Daha en baştan yanlış bir hikayeydi, kabul ediyorum. Zaten bir hikaye yazmak için yola çıkmamıştım. Tek istediğim, masaldı. Masal olmak, masala karışmak. Olmadı. Başarısızlığımı açık yüreklilikle itiraf ediyorum size… Başarısız olmak o kadar da kötü değil. ‘Önemli olan denemekti’ de demek istemiyorum. Bahanelerim yok. Onları yaratmaya hiç çalışmadım. Çalışmak ruhuma aykırı bir davranıştır zaten. Ben yaradılıştan tembel bir adamım.

    Şiir kanıma karıştığından beri dünya bir şiir oldu benim için. Yazdım, okudum ve belleğime kazıdım onu. Kendim şiir olamayacağımdan, sadece insan olmaya çalıştım, insan kalmaya. Bunu öyle hemen kolayca anlamanızı beklemiyorum. Kendinize bir iyilik yapın ve eğer ilk duyduğunuzda kavrayamadıysanız ne dediğimi, kafanızı daha fazla karıştırıp anlamaya da çalışmayın.

    Dünyanın bir şiir olduğunu benden önce de söyleyenler oldu. Şiirin bir dünya olduğunu da. Bu sözler ancak ben söyleyince anlamlı geldi bana, belki  sen söyleyince de sana anlamlı gelir…

Baudelaire’le başlayıp Rimbaud’la ilerleyen ve Pavese’yle sona ermesini beklediğim ama sebebini çözemediğim bir şekilde Kavafis’e bağlanan hayatım şimdilik huzura ulaştı.  Yatağımda beni ısıtacak bir sevgilim yok, cebimdeki parayı saymaya kalksam beşe kadar bile saymam gerekmez, karnımın gurultusu saatlerdir durmuyor ve ne zaman duracağını da bilmiyorum ama huzurluyum sevgili okurum. Çok huzurluyum. Eğer bir sabır ve cesaret gösterisinde bulunup bu yazının sonuna dek yanımda kalırsan, bu huzuru bana bahşeden şeyin ne olduğunu anlayacağını sanıyorum.




“Çocukluğumla aramda kayıp bir an duruyor”
turgut toygar

    Çocukken cebime doldurduğum taşlar, büyüdüğümde, hayatın bataklığında dibe çökertti beni. Oysa o kadar çok sevmiştim ki onları… Bilmiyordum, bir yerlerde onları cebimden çıkarmam gerektiğini. Bilmiyordum, bu yüzden öğretmeye çalıştılar. Cebimden çıkarıp atmak yerine hep sakladım onları, bana, onları çıkarıp atmamı öğreten insanlardan. Sakladıkça daha da ağırlaştılar. Onlar ağırlaştıkça onlara olan sevgim ve tutkum da çoğaldı. Her adımımda beni bataklığın dibine doğru çekti onların ağırlığı. 

Batmaya başladığımı görür görmez; beni bırakıp, başkalarına öğretmek için bunları, yanımdan ayrıldı öğretmenlerim. Kurtulmam imkansızdı artık. Çamura bulanmıştım bir kez. 

Umursamadım bunu, kendimi terkedilmiş gibi de hissetmedim. Yalnızdım çünkü bunun üstesinden tek başıma gelebilirdim. Yalnızdım çünkü yalnız olmam gerekiyordu. Korku yalnızlığı yeğliyordu, cesaret de öyle. Böylece, neden korkup neden korkmayacağımı kendi başıma öğrendim.

Bataklığın üzerinden suyun üzerinde yürür gibi geçenlere ait korkular bana hiç yaklaşamadı. Aç kalmaktan korkmadım mesela ne de yeterince yiyememekten.  İştahlı bir çocuk sayılmazdım  ve matematiği bir tek yıldızları sayabildiğim zamanlar severdim. Fizik bir imla hatasıydı benim için, biyolojiyse çıplak bir kadındı gözümde. Coğrafya, coğrafya serserilere özgü bir dersti, yani benim dersim. 

    Doğduğum yerle aramda kayıp bir an duruyor şimdi. Annemle, babamla, ablamla ve çocukluk arkadaşlarımla. Anılarımızın üstüne oteller dikmişler mi diyordu Mazhar Alanson? Çocukluğumun anılarının üzerinde şimdi uydukentler ve otoyollar yer alıyor. İlk sigaram, ilk aşkım, ilk okuldan kaçışım ve ilk sustalım şimdi onların altında. Ben onların altındayım. Çocukluğumun şekilsiz mezar taşları…

    Asla çiçekler bırakmadım mezarlarıma. Su dökmedim. Mevlit okutmadım. Onları kendi başlarına bırakıp yeni mezarlar aradım hep. Buldum da. Kendini benim kadar çok ve sık yıkan ve yağmalayan bir başkası var mıdır, bilmiyorum. Eğer varsa dilerim bunu yapmayı benden önce bırakır.

    Kendimi yıkma alışkanlığı ki ben bağımlılığı demeyi daha doğru buluyorum, sanırım annemi ilk hayal kırıklığına uğrattığım an başladı. Yanılmıyorsam günlerden pazartesiydi. İlkokula başlamış mıydım, tam olarak anımsayamıyorum ama para saymayı biliyordum. Kaç paraya kaç çikolata alınacağını, bir büyük rakı alınca iki yüz elli liradan kaç lira artacağını da… Çok da önemli bir ayrıntı değil. Tıpkı ilk öpücüğümü anlamsız bir kadınla paylaştığım gibi, ilk sigaramın markası gibi, son aşkımın beni terk edince kollarına koştuğu adamın adı gibi önemsiz bir ayrıntı. O andan, bana bir tek hayatımın en önemli kuralı kaldı: “ne hata yapmış olursan ol, hep dürüst ol.”

    Anneme, bana bunu öğrettiği için çok müteşekkirim. Tanıdığım onca insan içinde bana en önemli ve anlamlı şeyleri hep o öğretti. O da tanıdığım insanlardan biriydi. Beni doğuran kadın oydu. Hayatta en saygı duyduğum kadın oydu. En çok sevdiğim ve en çok öfkelendiğim kadın da oydu. Tabii ki en çok onu üzdüm, en çok onu yordum. İnsanın annesinden böyle bahsetmesi biraz garip gelebilir size. Sık sık tekrarlanan ve çoğu aile için bir teraneden öte bir şey olmayan “çocuklarınızla arkadaş olun” öğüdü bizim evin sınırlarında bir gerçekti. Hem annem hem de babam, ablamla bana karşı arkadaşça davranmak konusunda çok cömerttiler. Arkadaşmışız gibi dertleşir, arkadaşmışız gibi kavga eder ve arkadaşmışız gibi birbirimizi, düşünmeden kırardık. Beni arkadaşlarım doğurdu, onlar yaşattı, onlar hayatta tuttu. En başta da annem, babam ve ablam.

    İki kardeş arasındaki zeka farkının çok çok az olduğuna dair bir şeyler okuduğumu anımsıyorum. Dürüst olmam gerekirse uzun bir zaman ablamın aptal ve tembel olduğunu düşünmüşümdür. Öğrenim hayatımın tamamında ondan birkaç adım ilerdeydim hep. Onu asla yarışacak bir rakip olarak görmedim. İç güdüsel olarak onu ilk rakibim olarak görmem gerekiyordu. Oysa hangi konuda olursa olsun daha yarışın başında benim kazanacağım belli olduğundan onunla yarışmaya kalkmadım hiç. Yıllar sonra, o çalışmaya başlayıp, ben onu iş yerinde görünceye kadar da böyle düşündüm.

    Kıdemli bir işi yoktu. Halkla ilişkiler vesaire, birkaç şirket dolaştı. Hepsinde de işten ayrıldığında arkadaşları üzüldü. Bunu gözlerinde gördüğümde ablamla gurur duydum. Aslında ben onunla yarışacak kadar iyi değildim. Bunu fark ettiğimde çoktan birileriyle yarışmaktan vazgeçmiştim. Yinede kendi gözümde ablamı kürsüye çıkarıp boynuna bir altın madalya taktım.

    Ya babam? Babamla ben; babaların sürekli çalıştığı ve çocukların zoraki umutları gerçekleştiremediği zamanların insanlarıydık. İkimizin de hikayesi Cağaloğlu’nun kağıt ve mürekkep kokan sokaklarında hemen hemen aynı yaşlarda başladı. O, on beşinde İnkılap Matbaası’nda çalışmaya başladı. Ben, on beşimde bir şiir dergisinde yazmaya başladım. O çalıştı, ben yazdım. O,çalışmadığı zamanlarda alkolden uykuya seyahat etti; ben, yazmadığım zamanlarda, yıkımlardan yıkımlara. Buğulu bir camın arkasından, yüz elli promilin üzerinde alkolle bakıldığında, en çok babama benzerim.

18 Haziran 2008 Çarşamba

DERT EDECEK BİR ŞEY YOK !



İtiraf etmeliyim ki en başından beri ilişkimiz pek de iyi gitmiyordu. Yoğun çalışma tempomuza rağmen sık sık görüşüyorduk ama bu buluşmalar, ziyaretler sadece yeni yeni tartışma sebepleri yaratıyordu bize. Zamanla tartışmalar sertleşti ve hakaret cümleleri sık sık dile getirilir oldu. Diş fırçalarımız o evden o eve taşınmaktan yorgun düştü de, biz, tartışmaktan ve ayrılıp ayrılıp barışmaktan bıkmadık.
Ne zaman bir arkadaşımızla karşılassak, onun da, benim de muhatap olduğumuz ilk cümle "Yine ayrı mısınız?" oluyordu. Çoğu arkadaşımız ortak olduğu için, inandırıcılığımızı iyice yitirmiştik artık. Ayrılık acılarımız sokak yosması olmuştu. Bunu ilk o fark etti. "Yeter artık!" dedi, "Maskara olduk. Artık beraber yaşayalım..."


Sonuçta onun evine taşındım. Kurulu bir düzeni, sakin bir semtte derli toplu bir evi vardı. Kendi evi olduğu için kira derdi de yoktu. Bu konuda fazla diretemedim.

Birlikte yaşamak konusunda bu kadar başarılı olabileceğimizi hayal bile edemezdim. En baştan, karşılıklı kurallar koyduk ve ikimiz de bu kurallara uymak konusunda elimizden geleni yaptık. En çok azar işiten ben olsam da, gemi hala yüzüyordu...

Aynı evde yaşamaya başlayalı iki ay olmuştu ki babamı kaybettim... Cenaze ve cenaze sonrası ritüeller için bir aydan uzun bir süre şehir dışına çıkmak zorunda kaldım. Mesafe çok uzak olduğu için, o, sadece cenaze törenine geldi.

Bir kaç gün önce geri döndüm ve döner dönmez bir arkadaşım kötü haberi iletti: "Seni aldatıyor!"

İşin aslını astarını öğrenmeden hiddetlenen biri olmadığım için sakince aklıma gelen soruları sıraladım:

"Kiminle?"

"Ne zaman?"

"Düzenli olarak mı?"

Bu sakinliğin karşısında, sorgu masasında yerlerimizi değiştirdik. Arkadaşım polisken sanık, ben sanıkken polis oldum. Tüm vücudundan terler boşanarak yanıtladı sorularımı. O an, ona psikopat gibi gözükmüş olabilirim. Ertesi günkü gazete manşetlerinde görüyordu belki de beni ama verdiği cevaplar dert edecek bir şey olmadığını kanıtladı.

Haberi veren arkadaşım doğru dürüst tanımazdı bile onu. Eski hovardalık zamanlarımdan bir dostumdu. Ben zamana ayak uyduramayıp sahalardan çekilirken, o, zamanı kölesi yapmıştı. Beş yıl önce bıraktığım yere kıyasla değerini epeyce arttırmıştı. Bu hazin haberi bana getiren kişi olması da bu yüzdendi.

Bir ay kadar önce yeni dostları ile bir mekanda takılırken, masadakilerden biri "Şuna bakın!" demiş. Arkadaşım bakışlarını o yöne çevirdiğinde küçük bir şaşkınlık yaşamış ama arkasından gelen sözler ile işaret edilen hatunu tanıması esnasında şaşkınlık soğuk bir duşa dönüşmüş. "Bu hatunla yatmıştım. Feci bir yaratık!"

"Ne zaman?" diye sormuş arkadaşım gayri ihtiyari...

"Bir kaç ay oluyor..." demiş yeni dostu, arkadaşım, çaktırmadan onun omuzlarından 'Dostluk Apoletleri'ni sökerken. Farkında olmadan bile olsa, kabul edilebilecek bir kabahat değildir çünkü bu. "O gün bugündür unutamıyorum... Bir yanına gidip şansımı deneyeyim tekrar..." demiş eleman. "Hayır!" demiş hemen arkadaşım, durumu toparlamak için mazeret ararken, mekanda gezdirmiş gözlerini ve "Bence şu kalabalık grup hepimiz için daha iyi olur..." diyerek durumu toparlamış.

Bu tür çapkınlıklarda, diğerlerini masada sap sap bırakmak çok hoş görülen bir davranış değildir. Bunun için, masa olarak o kalabalık gruba katılmaya karar vermişler. Arkadaşım tüm gece diğer masayı gözlemiş. "Kız kıza takıldılar" dedi...

"Dert edecek bir şey yok!" dedim.

"Nasıl yani?" dedi şaşkınlıkla.

"Aldatmışsa, beni seviyor demektir... Sevmeseydi, aldatmak yerine terk ederdi."

Bu olaydan ona hiç bahsetmedim. Bizi birbirimize bağlayan şey her ne ise kesinlikle takdiri hak ediyordu...

25 Mayıs 2008 Pazar

KELLE PAÇA

"Benimle neden arkadaşlık ediyorsun?" diye sordum.

"Aslında benim sormam lazım sana bu soruyu." dedi.

"Çünkü karnımı doyuruyorsun..." dedim.

Belli belirsiz gamzeleri açtı. Tatlı tatlı baktı bana... Gözleri, şehrin bulutları ardında zar zor seçilebilen yıldızlar...

Önündeki çorbaya dokunmamıştı bile. Bense, benimkini silip süpürmüştüm. Önündeki tabağa iştahla baktığımı görünce, sigarasını sol eline alıp tabağını sağ eliyle bana doğru itti.

"Afiyet olsun!" dedi,
"Doymadıysan bunu da alabilirsin. Ben aç değilim..."

Tabağını önüme çekip benimkini kenara ittim. Şapırdata şapırdata onun çorbasını da götürürken, tutamadım kendimi:

"Sahi, benimle neden arkadaşlık ediyorsun?.."

"Siktikten sonra yastığın üzerine para bırakmıyorsun çünkü..." dedi.

"Ne kadara çalışıyordun sen?"

"50 ama adamı beğenirsem 30'a da veriyorum."

"Benim o kadar param yok!" dedim.

"Sevimli şeyy..." derken, uzanıp yanağımdan makas aldı...

"Sakın aşık olma bana, tamam mı?"

"Sen de bana." dedim.

"Artık çok geç!.."

11 Mayıs 2008 Pazar

SALİ'YLE ATIŞMALAR

- Nasıl bir adamsın sen ya!?

- Evlat olsam, başım okşanmaz! Siktir et...

- Yok be! O kadar da değil...

- Ne kadar peki?

- Zararsızsın bence...

- Eee, n'olmuş zararsızsam... Cesedimi bulsan yıkar mısın?

- Ne yıkayacağım ya!.. Basar giderim kimseye görünmeden.

3 Mayıs 2008 Cumartesi

TOK ADAMIN DERDİ OLMAZ

Geçenlerde tuhaf bir şey oldu. Sabahın körüydü ve köpekler yeni uyanmıştı. Hiç niyetleri yokken kışkırttım onları korkumla. Üçer beşer üzerime geldiler. Donup kaldım. Üstelik sokaklar benim sokaklarım değildi, gidecek yolum, yetişecek yerim vardı. Bir yerlerde beni bekleyen kimselerim... Köşeden geçen adama "İmdat!" diye bağırdım. İrkildi birden. Ne olduğunu anlamaya çalışırken köpekler dağıldı, yüreğim yoruldu. Güldü halime. Ben de gülümseyiverdim köşeden geçen adama: "Köpeklerden çok korkarım" dedim. "Korkmalısın" dedi. Ara yollardan sessizce yürüyüp gitme alışkanlığımı işte orada bıraktım. Hemen ana caddeye çıktım. O da ne! Meğersem hala yaşıyormuşum...

Bir kaç yıl önceydi. Hayat önümde seyrediyordu durmadan. Ne yetişmeye çalışıyordum, ne geride kalmaya gayret ediyordum. O gün kendi kendime bir karar aldım. Daha doğrusu, kararı ansızın alınmış buldum ellerimde: "Üç gün yemek yemeyeceğim, üç gün uyumayacağım, üç gün yerimden bile kıpırdamayacağım..." Arada böyle kararları alınmış bulurum ve itaatsizlik etmeyi sevmediğimden hemen uygulamaya koyulurum. Bir kaç şişe su koydum yatağımın yanına, yere. Televizyonu kumandayı çekecek bir açıya yerleştirdim - öyle her yerden kumandaya cevap vermiyordu meret-. Bilgisayarı uzatma kablolarıyla yatağımın yanına çektim ve uzandım... Daha bir saat bile geçmeden kapı çaldı! O an, o şehirde kapımı çalabilecek kimse yoktu. Açmayacaktım ama çok acıkmıştım... Gidip açtım. Yeni evli bir çift bir aya kadar boşaltacağım evimi kiralamayı düşünüyormuş. "Buyrun!" dedim. Buyurmadılar... "Müsait değilsiniz galiba..." dedi kadın, "rahatsız etmeyelim" dedi adam. "Siz bilirsiniz" dedim. "Ama ısı yalıtımı çok kötü. Kışları çok soğuk oluyor... Bence orta katları tercih edin..." Onlar gittikten hemen sonra kebapçıya sipariş verdim. Balkonda afiyetle yiyip kebaplarımı, tok adamın derdi olmadığını işte orada öğrendim...

17 Nisan 2008 Perşembe

BENİ SEVMİYORSUN...

- Seni çok seviyorum.

- Hayır, sevmiyorsun!

- Seviyorum.

- Sevmiyorsun!

- Sen beni sevmiyorsun asıl!..

- Hayır, ben seni seviyorum.

- Ben niye sevmiyormuşum seni?

- Bir gün anlarsın...

- Yani senden bıkacağımı mı söylüyorsun?

- Hayır. Beni sevmediğini söylüyorum.

- Hiç de bile! Seni çok seviyorum...

- Sevmiyorsun ve bunu fark edeceksin... Ama hiç de umrunda olmayacak o zaman, bir zamanlar yanılmış olman...



9 Nisan 2008 Çarşamba

SOME GIRL'S MOTHERS ARE BIGGER THAN OTHER GIRL'S MOTHERS

Telefon çaldı. Açtım.

"Nasılsın?" diye sordun.

"Sabaha karşı Lodos'a çevireceğim" dedim.

"Sana bir şey söylemem lazım..."
Söyleme diye uzun uzun sustum. Sonunda beklemekten sıkıldın

"Artık seni sevmiyorum"

"Bu iyi bir şey. Umarım seni sevmemi engelleyen bir mahkeme emri çıkartmamışsındır."

"Şimdilik düşünmüyorum ama numaramı değiştirdim. Lütfen yenisini öğrenmeye çalışma!"

"Denerim... Ondan mı evden arıyorsun?"

"Evet."

"Başkasını seviyor musun peki?"

"Şu an gündemimde yok."

"Sev... Bu bir emirdir!"

"İyi misin sen? Sesin iyi gelmiyor."

"Açım. Ondandır."

"Tamam. Beni mahkemelere düşürme, olur mu?"

"Sen beni düşünme!"

"Sevmiyorum diye düşünmemem de gerekmiyor..."

"Sen beni düşünme!"

İYİ ADAM (some gilrs are bigger than others)

Bir denizin kenarıydı, bir şeylerin tam orta yeri... Susup vakit kaybetmekten yanaydı herkes... 

Rüzgar kokunu bana ulaştırıyor diye sevinmiştim, çünkü sarılmama izin vermeyen bir dargınlığı giyinmiştin. Kıştan yeni çıkmıştık ama kış bizi rahat bırakacak gibi değildi. Dürüst olmaya çalışıyor, beceremiyordum. Biraz sonra ayrılacaktık. Biraz sonra, biz bizi ayıracaktı. Sana her şeyi anlatmak istedim. Becerebileceğime inanabilseydim, anlatacaktım da. Oysa korkudan ibaret bir palto vardı üzerimde. O gün, onu neden giydiğimi asla anlayamadım. Uzakta, ufkun oralarda bir yerde bir gemi vardı. O gemi, o tarafa değil de diğer tarafa gidiyor olsaydı sana her şeyi söyleyecektim. Omzuna bir martı konsa. Hayır. Hayır. Omzuna bir martı konsa ve dile gelse birden, hatta üç dil birden konuşabiliyor olsa... 

Sana hiçbir şeyi açıklayamazdım. Buna iznim yoktu. Susup vakit kaybetmekten yanaydı zaten herkes. Kimse seni neden sevmiş olabileceğimi anlamıyordu...

Rüzgar yönünü değiştirmeseydi sana sarılmayacaktım. Sana sarılmasam, sen konuşmayacaktın. Çook uzun yol kat ettik ama geri dönmek zorundaydık. Bensiz dönmek istemediğini söyledin sen. Ben gelemezdim. Dönemezdim. Buna iznim yoktu. Bu kararı almak yetkimi aşıyordu. Neşelen diye bir şeyler anlattım sana. Güldürdüm ve belki de mutlu bile ettim seni. Sonra rüzgar yine yön değiştirdi, o lanet olası gemi batmadı, seyretmeye devam etti. Kollarımı senden çekmeme dair emir aldım ve beceriksiz hamlelerle senden uzaklaştım. Sen senden uzaklaştın. Buradan bakınca hiç sana benzemiyordu gördüğüm kadın. Ağlıyordun ve bunu gerçekten de iyi beceriyordun. Ben hariç, gören herkesin içi parçalandı. Çünkü onlar neden ağladığını bilmiyordu. Ben biliyordum ve içim parçalanmıyordu. "Ne adi herif" de demişlerdir muhtemelen ama sen duysaydın "hayır" derdin onlara. "Hayır. O çok iyi biridir!" Ben o zamanlar iyi bir adamdım. Artık değilim...

30 Mart 2008 Pazar

BİR ÖLÜNÜN HAYAT KOKAN AĞZI

“Stella;
delicesine korktuğum o yağmurlar, o şimşekler başladı başlayacak. Bu sevdanın alın yazısı değişmişti böyle günlerde. Benim yüzümden değil, sen bana inandığın, inanmak istediğin için olmuştu tüm bunlar… Artık inanmadığın için seni suçlayamam. Seni inandıramam da ne yazık ki! Bunu ancak sen başarabilirsin… Ah, Sevdiğim kadın! Nazarında bir kum tanesi kadar bile değerimin kalmadığını biliyorum. Göz yaşlarımı bu yüzden kimseye göstermiyorum. Bu yüzden başka bedenlerin şehvetinde kavruluyorum. Bu yüzden kısılıyor sesim, ellerim bu yüzden titriyor… Taş ol! Diyorum kalbime, tuz buz oluyor. Yinede seni bulabiliyorum o yerle bir olmuş şehirde. Kalbim, yıkık bir şehirdir artık. Senin adın dışında dua çıkmıyor ağzımdan. Her boş bulduğum anda hem şeytanla hem tanrıyla pazarlığa girişiyorum senin için. Ruhumu, bedenimi, her şeyimi sunuyorum onlara. Yinede kapımı çalmıyorsun. Ben de susuyorum, suskunluğa çekiyorum tüm ordularımı. Seni seviyorum. Seni çok seviyorum…
O yağmurlarda, o şimşeklerde tuttuğun ellerimi bulaşabildiğim tüm günahların ateşlerinde yaktım. Senden sonra kaybettim o elleri, o yüreği, o sevinci, o gülüşü kaybettim!..
Ve çekildim sokaklardan, sevgiden, şiirden çekildim. Çekip aldın içimdeki çocuğu, beni tek başıma üstüne üstlük büyümüş olarak bıraktın hayatın ortasına. Hiç kimsenin yaralarımı sarmaması bu yüzden. Bu yüzden geceleri üzerime giyindim ve karanlığa bıraktım adımlarımı. Sen gittiğinden beri hiç önümü görmedim. Görmek de gelmedi içimden. Bir kör olmak istiyorum artık. Sağır, dilsiz… Hiçbir duyumun algılamasını istemiyorum bu karanlık ve acı dünyayı.
Bitecek yakında tüm bu kabuslar. Dehşetten ve kederden kurtulacağım. Cehennem son durağım olacak. 15 nisan 2005. On beş nisan iki bin beş. Senden ve bu dünyadan sonsuza dek ayrılacağım tarih. Sadece birkaç gün daha. Bir mucizenin gerçekleşmesi için yeterince uzun bir süre.
Seni seviyorum. Seni sevmek istemiyorum. Seni sevmemek istemiyorum. İçinde senin olduğun hiçbir şeyi isteyip istemediğimi bilmiyorum. Ağlıyorum sadece. Annesini kaybetmiş bir çocuk gibiyim. Bu dünyadaki tek inancını yitirmiş bir çocuk gibi… Artık çocuk değilim ama. Bu yüzden katlanılır bir şey değil yaşamak benim için. Bu yüzden artık seni anlıyorum. Beni asla sevmeyeceksin. Yinede sana teşekkür ederim. Bu dünyada zaten gereğinden fazla kaldım. Seni tanımadan çok çok önceleri vermeliydim bu kararı ve belki seni tanımasaydım, seni sevmeseydim kolay kolay da veremeyecektim. Ne bu hayatı ne de bir başkasını istemiyorum. Aklıma şiirler geliyor; Nazım’dan: ‘ evlen. Çocuk doğur. Mutlu ol!’, Attila İlhan’dan:’elimden gelen bu ben iki kişiyim…/ bilmem ki hangisinden vazgeçeyim…/ çoğalmak neyse ne azalmak zor’, Arkadaş’tan:’ama şimdi kim kandırabilir sizi/ bir ölünün hayat kokan ağzını öpmek için’
Hoşça kal ayçiçeğim. Kalmak zor, gitmek kolay…”



Bu mektup elime geçtiğinde, mektubu yazan intihar edeli beş gün oluyordu. Aslında ölümü araştırılması gereken biri değildi. İntihar ettiği apaçık ortadaydı ve ardında bıraktığı tüm kanıtlar da bunu gösteriyordu. Salondaki kanepeye bağladığı ipin ucunu ilmek yapmış ve ilmeği boynuna geçirip kendini balkondan aşağı atmıştı. Boynu kırılmış ve ölmüştü. Dava kapanmıştı. Olayın en ilginç yanı arkasında bir intihar mektubu bırakmamasıydı ki intihar edenlerin daimi alışkanlığıdır; ölümlerini anlamlı kılmak, haklı çıkarmak ya da özür dilemek için yaparlar bunu. Güray Onok’un arkasında bir mektup bırakmaması çok dikkat çekici olmasa da ilginç bir ayrıntı gibi geldi bana.

Arkadaşlarına ve onu tanıyanlara ara sıra intihar fikrinden bahsettiği anlatıldı, özellikle bir arkadaşının kendini öldürmesinden sonra intihar fikrini daha sık dile getirir olmuş: “ yıkılan ilk domino taşı olacağım”, “ kendimi öldürüp öldürmemek konusunda tereddütlerim var ama daha çok öldürmemek konusunda”, ifadelerin bazıları.

Üniversiteden mezun olmasına sadece iki ay kalmıştı ve söylenenlere göre tüm bunlar karşılıksız bir aşk yüzündendi. Herkes bunu normal karşılayabilir. Psikolojik açıklamalar getirilebilir bu duruma. Aslına bakarsanız ben de ilk başlarda böyle düşünmüştüm. Fikrimi değiştirense bir defterin içinde bulduğum bu mektup oldu. Ve bir ölünün hayat kokan ağzı.

Dürüst olmak gerekirse Güray Onok’un intiharına kadar kitaplarla dost olduğum söylenemez. Onun defterlerinden, bilgisayarındaki yazılarından sonra kitaplar ilgimi çekmeye başladı. Delil olmasa da delil olduğunu söyleyerek kitaplarına el koydum ve onun okuduğu her şeyi ben de okudum. Ortada çözülmesi gereken bir dava yoktu. Fazla işim gücüm de yoktu açıkçası. Ben de şiirin kışkırtmasıyla bu sıradan intihar olayını kendim için bir davaya dönüştürdüm. Ne yapmak istediğimi, ne bulmam gerektiğini bilmiyordum. Bir şeyler beni peşinden sürüklüyordu. Bir ölünün hayat kokan ağzında hayatı bulmuştum. Güray Onok intihar etmeseydi şimdi ne yapıyor olurdum diye düşündüm. Kitaplara dalmazdım örneğin. Kalemi elime bir şeyler yazmak, yaratmak için değil sadece çiziktirmek için alıyor olurdum. Gökyüzüne bakınca heyecanlanmaz, Güray Onok’u tanımıyor olurdum.

Bunları yapıyor olsaydım?! Bunu düşünmek bile istemiyorum. G.O’yu tanımanın, G.O. olmaya çalışmanın hatta zaman zaman bunu becerebilmenin neleri değiştirdiğini düşünecek olursam, sanırım bu en iyi son. Benim adım Bekir Safa. Hep Güray Onok olmak istedim ve John Fante gibi yazabilmek.


Güray Onok Olmak


“Benim adım Güray Onok. Hep Arturo Bandini olmak istedim ve Emin Kitol gibi yazabilmek. Siz beni tanımazsınız; kusurunuza falan da bakacak değilim. Hem siz beni tanımasınız da ben sizi çok seviyorum, bu yeryüzünü paylaştığım sevgili insanlar. O kadar iyiliğe kadirsiniz ki!.. Benim adım Güray Onok. Öyle söylediler bana ama bunun gerçek adım olduğundan şüphe duyuyorum. Siz yinede beni bu isimle anın, diğer isimlerimle anılmak hoşuma gitmiyor; örneğin, dostlarım “jurnal” diye seslenir bana; zaman zaman da Gürayettin diye anılırım,bunun mantıklı bir açıklaması yok ama jurnal mevzuundan bahsedebilirim. Bu daha çok her koşula ayak uydurabilecek şekilde evrim geçirmiş olmamdan kaynaklanır. Örneğin, küçük Ceylan çalan meyhanelerde rakı içmeye bayılırım, adını bile bilmediğim kadınlarla hiç tanımadığım bir yatakta bile uyansam ve kendime geldiğimde karşımda dünyanın en çirkin kadınını bile bulsam güzel bir şeyler söylerim mutlaka, Müslüm Gürses dinleyip ağlayabilir, Modigliani üzerine bir sohbete katılabilir, çingenelerle dans edip akşam, sofralarına teşrif edebilirim. Şarabın nasıl içilmesi gerektiğini bildiğim kadar iyi bilirim bitirim olmanın zorluklarını, racon icabı çıkan kavgalara katıldığım kadar intihara, ihanete ve isyana da katılmışımdır. Annem, babam için pek de hayırlı bir evlat olamadım ama devlete ve millete faydalı işlere elim de yüreğim de yatkındır. Bu konuda da her işte olduğum kadar tembel ve umursamaz davrandığım için kimse bir hayrımı gördüğünden bahsedemez. En çok sevgililerim yakınır benden; ”bencilinsan” diye seslenirler bana, bazen de canım, cicim, sevgilim, aşkım vs. vs. hiç hoşlanmam bu isimlerden. Benim adım Güray Onok. İyi bir eğitim gördüğümü söyleyebilirim. Öğretmenlerimden bir kaçını sayacak olursam Bauedelaire, Rimbaud, Jack Keouac, Turgut Uyar, Pavese, John Fante öne çıkan isimler olurlar. Her birinden oldukça iyi notlarla geçtim, kendilerini bulup soracak olursanız bunu size teyit edeceklerdir. İnsanların imrendiği, özendiği, dikkatini çeken insanlardan biri değilim. Olmadım da hiçbir zaman. Yinede beni tanıyanların imrendiği yanlarım da vardır; burada tembelliğimden, şüphe götürmez puştluğumdan, hafif meşrep kadınları ne kadar sevdiğimden bahsetmek isterdim ama bu yanlarım pek sevilmez; daha ziyade umursamazlığım, dünyaya boş vermiş gibi görünüyor olmam ve ne olursa olsun yaşama sevincimi ısrarla sürdürmem meşhurdur. Gamlı dünyanın gamsız baykuşu diye seslenebilirsiniz bana. Bu ismi severim. Umurumda değil ama bana bu isimle seslenirseniz sevinirim.

İlk sorguda konuştuğum tüm insanlar farklı farklı anlattılar bana Güray Onok’u. Herkesin hayatında ayrı bir yeri, ayrı bir önemi/önemsizliği vardı. O kadar çok beden ve o kadar çok ruhla kuşatılmıştı ki kendini bu kadar yalnız hissetmesi garip geldi bana ilk başlarda. O zamanlar bir santim ilerisini, bir saniye sonrasını bile göremiyordum. Kimi intihar ettiğini duyunca ağlamaya başladı, kimi ardından saygı duruşunda bulunurcasına susup anlayışla karşıladı. Kimi hemen neden? Diye sordu. Kısaca açıklamaya çalıştım. Kimse tatmin olmadı yinede. Tabii ki psikolojik zırvalarla cevap verdiğim için. Şimdi neden diye sorsalar, benim için derim. Bana yeni bir hayat sunmak için kendi hayatından vazgeçti derim. Güray Onok kimdi gerçekten? Şubedeki(yeryüzündeki) hiç kimsenin kendine sormadığı bu sorunun peşine düştüm.


Köklerim yeniçerilere dayanır diyor kendisi için. Bunun ne anlama geldiğini bulmam oldukça zaman aldı. Kütüphanelerde geçen günler ve tarihin içinde oldukça uzun bir yolculuk. Bu sayede yeniçeri uzmanı sıfatını hak ettiğimi düşünüyorum ama bu sıfatı üzerime alınmaya hiç niyetim yok. Güray Onok uzmanı olmak daha saygın bir sıfat kanımca. Evet, bir gün bu isimle anılmak isterim.

“Neden yazılanlar(yaşanmışlar), yazanın(yaşamın) peşine düşürüyor bizi? Neden işi kararında bırakamıyoruz? Neden kitaplar yeterli değil?” (Alınyazısına boyun eğmekten başka bir seçenek de olması gerekmiyor mu? Tanrı iyi ile kötüyü, günahla sevabı ayırmayı bize bırakmışsa, alınyazımıza da müdahale etme hakkını tanımaz mı bize?) “Bir hayatın(intiharın/ölümün) artıklarının ek bir gerçeği içerdiklerini mi sanıyoruz?” Hayatın karşısında ölümün buldurttuğu cevaplar ve o cevapların hayatımıza etkileri üzerine düşünmekte fayda var diye düşünüyorum. En azından benim yapmaya çalıştığım bu. Uğraşım nereye varır, nerede sonuçlanır, şu anda bunun cevabını verebileceğimi sanmıyorum. Ama G.O’nun yapmaya çalıştığı ve becer(eme)diği de bu değil miydi?

Bir insanın, tek bir insanın yokluğunun bu koca evren için anlamı ne olabilir?

19 Ocak 2008 Cumartesi

Rüya Pos(t)ası

"Gözlerin gerçekte ne renk?" diye sordu. Az önce, aynı soruyu ben ona sormuştum ve "kırmızı" demişti. Gözlerinin kırmızı olduğuna inanmıştım. Şimdi, ona ne cevap verirsem vereyim inanmayacak...O halde, "sen nasıl istersen..."

- Mavi olmasın...Yeşil de olmasın...Bilmiyorum ki!..Seçeneklerim neler?

Ona sunacak seçeneklerim yoktu. Hem, ne sunarsam sunayım sonunda vazgeçecekti ve benim üstüme kalacaktı cinayet. Ne yaparsam, adil olmayacaktı! Başımı iyice kucağına gömdüm. Yeterince sokulabilirsem, yeterince koklayabilirsem, yeterince soluyabilirsem...Hayır! Hiçbir şey yetmez...Teslim olmaktan vazgeçmiştim ama tek başımaydım. Bu işgalden sağ çıkamayacaksam..."Yetiş bana!" dedim ve birden ayağa fırlayıp koşmaya başladım. Gelmedi peşimden. Koştum koşabildiğim kadar. Saatler mi, dakikalar mı? Belki de saniyeler...Artık başka bir ülkedeydim. Başka bir ülke, başka bir gün, başka bir şehir. Başa sarmak için güzel fırsat!

"Mavi, yeşil, ela ve kahverengi" dedim. Anlamayacağını biliyordum. "Babamın gözleri yeşil, annemin kahverengi, babaannemin mavi, dedelerimin ve anneannemin ela...Benim de bunların karışımı. Hala, gözlerime kimse bakmadığı için cevabı bilmiyorum..."

"Aynaya bakmadın mı hiç?" diye sordu. "Hayır." dedim. "Kim olduğumu görmekten korkuyorum." Bir an merakla baktı, sonra vazgeçti. Uzanıp göz kapaklarımı kapadı. "Sen korkuyorsan ben de korkmalıyım..."

29 Ekim 2006 Pazar

Tarihten Yapraklar: 2000

12 Kasım

“Aşk Julio Sal’a geldiğinde
Julio Sal hazır değildi…”
John Fante

Herhangi bir kentte, herhangi bir köşe başında olabilecek bir rastlantıydı seni tanımam. Elinde üç beş kitap, dalgın dalgın yürüyordun. Yürüyordu ayakların. Eteklerin uçuşuyordu. Saçların alın yazıma dolaşıyordu.

Gözlerimi senden ayıramadım. Sense, dolgun bacakların ve cesur adımlarınla gelip geçtin. Şarkım peşine takılıp seni izlemeye başladı: Otobüse bindin. Sondan bir önceki durakta indin. Ellerinde kitaplar. Ellerinde kaderim. 32-c üçüncü kat. Gecede bir yıldız gibi aydınlandı penceren.

Ben, o söğüt ağacının altında yüzyıl bekledim. Yüz saniye belki. Belki yarım paket sigara içimi. Bekledim ve utandım. Utandım ve üşüdüm. Üşüdüm ve öldüm belki. O pencerenin önünden bir kez bile geçmedin. Bir kez bile savurmadın saçlarını.

Ben kapına geldim. Kapında büyüdüm, bir çiçek gibi. Polisler geceyi benden almasalardı, belki de sonsuza dek bekleyecektim. Şimdi mahcup ve mahzun, ifademi veriyorum. Yalnızım. Senden bin pencere uzakta. Ve bu aşkta, sondan bir önceki durakta…

7 Nisan 2006 Cuma

Staj

Erkekler, erkeklerden öğrenir. Bu bir kuraldır. Erkeklerin kendi aralarındaki hiyerarşinin bir parçasıdır bu kural. Neyi, kimden öğrendiğiniz; arkadaşlarınızın, abilerinizin, dayılarınızın, amcalarınızın, babanızın kim olduğu erkek topluluğundaki yerinizi ve geleceğinizi belirler.

Annelerin, “sakın kimseyle kavga dövüş yapma!” uyarılarına karşılık; babalar, amcalar, dayılar, “gidip burnunun üstüne kafayı çakacaksın” derler ve siz de bir erkek çocuğu olarak, ne kadar ana kuzusu olursanız olun gidip burnunun üstüne kafayı çakarsınız. Sonra akşam yemeği için babanızı kahveden çağırmaya gittiğinizde, babanız:”Benim oğlan seninkinin ağzını burnunu kırmış” diye hava atar burnunu kırdığınız çocuğun babasına.

Okuldan uzaklaştırılmanıza rağmen harçlığınız artar ve bir anda kabadayıların köşesinde (ki bu köşe; mahallenin girişi, çıkışı ya da tam orta yeridir) bir staj fırsatı yakalarsınız. Nasıl olsa okul geçici bir süre sizi kabul etmeyecektir ve Hababam Sınıfı’nda Mahmut Hoca’nın dediği gibi, “okul dört duvar, iki sıra, bir tahta demek değildir.” Siz de bir kısmı Milli Eğitim tarafından sonsuza dek ihraç edilmiş abilerinizle kumar oynamayı, yol kesmeyi, haraç almayı, aşağı mahallenin kabadayılarını faka bastırmayı öğrenirsiniz. Sustalı mı yoksa Kelebek mi tartışmalarının ortasında bulursunuz kendinizi( sosyalizm mi kapitalizm mi tartışmalarına daha çok vardır, hayatınızın o safhasına henüz gelmemişsinizdir) Henüz o yıllarda, en azından o sokaklar için tüfenk icat olmamış mertlik bozulmamıştır.

Stajınızın iki ya da üçüncü gününde mahalle takımında sağ bekte bir yer edinirsiniz kendinize. O güne dek sınıf takımına bile alınmamışsınızdır. Üstelik mahalledeki bazı kızlardan bile kötüsünüzdür futbol konusunda. Size verilen sorumluluğu bir rütbe olarak takarsınız omuzlarınıza.

Maç yapılacak arsaya gittiğinizde şaşkınlığınız zirveye ulaşır. Daha dün kafa-göz girişilen bitirimler sahada karşınızdadır. Kadrolarındaki birkaç eksikle tabi! Seke seke yürüyenler ki sizin tarafta da bir iki tane vardır, top toplayıcı olurlar. Aslında sizin sahada kendinize bir yer edinmenizin sebebi de budur.

Maçın skorunu hiç unutmam:2-2! İkinci golü ben atmıştım çünkü. 2-1 mağluptuk ve bir kornerde sahanın en kısası ve en cılızı bendeniz hayatımda ilk ve son kez uçarak bir kafa golü atmıştım. Golü attıktan sonra eve dönene kadar dizlerim titremişti ve tabi ki golden sonra orta sahayı hiç geçmedim. Çünkü o maç ile bir gün önceki arbede arasındaki tek fark ortada bir topun dönüp dolaşmasıydı…

Velhasılı kelam, sayılı zaman çabuk geçti. Başarılı stajıma rağmen asla bir kabadayı olmadım. Ya da belki siz “serseri” tabirini kullanmak istersiniz. Bunu anlayışla karşılayabilirim. Yinede hayatın bana sunduğu o hediyeyi hep lehime kullandım. Çünkü erkeklerin dünyasında, “hamili yakinimdir” kartvizitinden daha değerlidir selam alıp selam vermek.