ne çok sevindim havanın bozmasına
içtiğim çayın demsiz
müşterinin az garsonların ilgisiz duruşuna
ne çok sevindim
günlerden cuma hava yağmurluydu
iyi ki ince giyinmiştim üşüdüm
bir bilseydim terk edileceğimi
erken çıkar uzun uzun yürürdüm
ne çok sevdim vitrindeki yeşil kazağı
vazgeçilebilirliğini seyrettim uzun uzun
iyi ki asansör bozuktu merdivenlerden çıktım
ahh ne büyük şans ki iki gündür uykusuzdum
ahh ne büyük şans ki tane tane söyledin ayrılığı
karıştı hayatın küçük ayrıntılarına
Leyla Onomay
26 Mayıs 2006 Cuma
Ayrılış
Etiketler:
Leyla Onomay,
Şiir
GECE YILDIZLAR ve HURMA AĞACININ TURUNCU MEYVELERİ
karanlığa dökülür sarı yapraklar
son baharda yağar son rüzzgarda eser
unutulur ne güzel görünür ay
gece hurma ağacı ve yıldızlar
seni ne çok severdi
çünkü ne zaman pencereni açsan
zayıf kollarının arasından
yıldızlar dolardı içeri
ağlayan pencere kendini vuran kapı
bir evin intiharı bir bahçenin ölümü
unutulur dalından düşen son turuncu meyvesi
hurma ağacının
seni ne çok severdim
çünkü ne zaman sana koşsam
deniz çıkıyordu karşıma
yokuş aşağı dar sokaklardan
Leyla Onomay
son baharda yağar son rüzzgarda eser
unutulur ne güzel görünür ay
gece hurma ağacı ve yıldızlar
seni ne çok severdi
çünkü ne zaman pencereni açsan
zayıf kollarının arasından
yıldızlar dolardı içeri
ağlayan pencere kendini vuran kapı
bir evin intiharı bir bahçenin ölümü
unutulur dalından düşen son turuncu meyvesi
hurma ağacının
seni ne çok severdim
çünkü ne zaman sana koşsam
deniz çıkıyordu karşıma
yokuş aşağı dar sokaklardan
Leyla Onomay
Etiketler:
Leyla Onomay,
Şiir
25 Mayıs 2006 Perşembe
Güray Onok Olmak
Daha önce çeşitli vesilelerle kendime mahlaslar(bir başka deyişle ‘nick name’ler) aramışlığım vardır. Hepsinden de başarısızlık ve ümitsizlikle ayrılıp ‘napalım, gene taşın altına elimizi koyacağız’ demek zorunda kalmışımdır. Sadece bir kereye mahsus mahlas kullanmışlığım vardır. O da yeterince başarısız olmuştur. Bu yüzden, başka biri gibi görünmekten vazgeçip sadece Güray Onok olmak, olabilmek üzerine çabalarım o günden beri. Bu bile inanın yeterince yorucu ve zor bir iş…
Kişilik bölünmeleri yaşamıyorum, yani daha doğrusu zarın bir tarafını gösterip ‘bak bu beş’, sonra diğer tarafını gösterip ‘bak bu da iki’ diyerek zaman kaybettirmiyorum insanlara. Sadece,’bak, zar!’ diyorum. Artık bahtınıza o gün kaç gelirse…Buna katlanmak zorundasınız!..
Mahlas karşıtı olduğum da çıkarılmasın ama bazı mahlaslar yanlış yönlendirebiliyor insanı. Mesela bu blogun yazarı Güray Onok değil de Roller Blade olsaydı neler düşünürdünüz? Lütfen bunu kendi kendinize tartışınız…Ha, bu arada ‘Roller Blade’ rasgele ortaya atılmış bir isimdir, bunun yerine ‘Kılçıksız Balık’ üzerinde de düşünebilirsiniz…
Güray Onok olmaya çalışmak; temelde, Güray Onok’un Güray Onok’u, Güray Onok’u tanıya(maya)n insanlarda aramasıdır. Yani insanın kendi kendini keşfi değil de, başkalarının kendisini ne kadar yanlış tanımış olabileceğini araştırmasıdır. Burada Onur Sakarya’nın dizesini zikretmeden duramayacağım:”Hep yanlış yanlarımla tanındım.”
İşin en eğlenceli kısmı da bu yanlışlıklar komedyası olayı zaten. Birinin gözünde güvenilir biriyken, diğerinin gözünde nasıl olup da dünyanın en düzenbaz kişisi olduğuma şaşırmamdır. Örnekleri çoğaltarak sizi yormak yerine Güray Onok’un en çok kendisine oyunlar oynadığını ve sıcak sütü bile bile içmekten ne kadar çok keyif aldığını belirtmem yeterli olur kanısındayım. Hakkımda yanlış fikirlere sahip insanların yüzlerini kara çıkarmak istemem hiç! Biliyorum, hiç mantıklı değil ama İsa da böyle yapmamış mıydı? Zaten, ‘hayır! Ben masumum’ demek cezanızın onaylanması anlamına gelmez mi genelde. Evet, ben üşengeç bir timsahım, asla ağlamam ve ağzıma kendi kendine giren şeyler dışında bir şey yemem. Ne evcil bir timsah, hadi kolumuzu ağzına sokalım derseniz, kolunuzu ısırır yerim. Sonra da hangi ifadeye imza atmamı isterseniz atarım.
Zeki de olabilirim gerzek de, iyilik meleği de olabilirim seri katil de…Bunu siz belirlersiniz. Ben pasifistim, oy vermeye inanmıyorum, bana dokunmayan yılan da bin yaşasın dokunan da. Bana ne yılandan. Size oy vermenizi ve pasifist olmamanızı öneriyorum…
Kişilik bölünmeleri yaşamıyorum, yani daha doğrusu zarın bir tarafını gösterip ‘bak bu beş’, sonra diğer tarafını gösterip ‘bak bu da iki’ diyerek zaman kaybettirmiyorum insanlara. Sadece,’bak, zar!’ diyorum. Artık bahtınıza o gün kaç gelirse…Buna katlanmak zorundasınız!..
Mahlas karşıtı olduğum da çıkarılmasın ama bazı mahlaslar yanlış yönlendirebiliyor insanı. Mesela bu blogun yazarı Güray Onok değil de Roller Blade olsaydı neler düşünürdünüz? Lütfen bunu kendi kendinize tartışınız…Ha, bu arada ‘Roller Blade’ rasgele ortaya atılmış bir isimdir, bunun yerine ‘Kılçıksız Balık’ üzerinde de düşünebilirsiniz…
Güray Onok olmaya çalışmak; temelde, Güray Onok’un Güray Onok’u, Güray Onok’u tanıya(maya)n insanlarda aramasıdır. Yani insanın kendi kendini keşfi değil de, başkalarının kendisini ne kadar yanlış tanımış olabileceğini araştırmasıdır. Burada Onur Sakarya’nın dizesini zikretmeden duramayacağım:”Hep yanlış yanlarımla tanındım.”
İşin en eğlenceli kısmı da bu yanlışlıklar komedyası olayı zaten. Birinin gözünde güvenilir biriyken, diğerinin gözünde nasıl olup da dünyanın en düzenbaz kişisi olduğuma şaşırmamdır. Örnekleri çoğaltarak sizi yormak yerine Güray Onok’un en çok kendisine oyunlar oynadığını ve sıcak sütü bile bile içmekten ne kadar çok keyif aldığını belirtmem yeterli olur kanısındayım. Hakkımda yanlış fikirlere sahip insanların yüzlerini kara çıkarmak istemem hiç! Biliyorum, hiç mantıklı değil ama İsa da böyle yapmamış mıydı? Zaten, ‘hayır! Ben masumum’ demek cezanızın onaylanması anlamına gelmez mi genelde. Evet, ben üşengeç bir timsahım, asla ağlamam ve ağzıma kendi kendine giren şeyler dışında bir şey yemem. Ne evcil bir timsah, hadi kolumuzu ağzına sokalım derseniz, kolunuzu ısırır yerim. Sonra da hangi ifadeye imza atmamı isterseniz atarım.
Zeki de olabilirim gerzek de, iyilik meleği de olabilirim seri katil de…Bunu siz belirlersiniz. Ben pasifistim, oy vermeye inanmıyorum, bana dokunmayan yılan da bin yaşasın dokunan da. Bana ne yılandan. Size oy vermenizi ve pasifist olmamanızı öneriyorum…
19 Mayıs 2006 Cuma
Sahibinden az kullanılmış, ham metinler -IV
SAHİ,SİZ DE BİR ZAMANLAR KİTAPLARI KARIŞTIRMADINIZ MI?
Günlerce kitaplar karıştırıp durdum. Aşıktım. Sevgilime bir şiir,bir dize ya da dilimden geldiğince ona, onu sevdiğimi anlatan bir şeyler yazmak,vermek istiyordum. “Sen masallardan bile güzelsin,büyüksün” diye seslenmiştim ona, Attila İlhan’ın dizeleriyle. İşte aşk orada başlıyordu bir zamanlar.
Postacı Mario’nun[1] dediği gibi: şiir,ona kim ihtiyaç duyuyorsa onundur. Sanat da öyle olmalı bence. İnsan bir resme bakmak ihtiyacı duymalı, bir müziği dinleyip ondan haz alacak alt yapıyı oluşturmak,hayata eleştiren bir gözle bakmak ihtiyacı içinde olmalı. Sanat,içimizdeki ve dışımızdaki boşlukları doldurmak için güzel bir araç ve onu icra edenler için de onurlu bir amaç olmalı. Peki şimdi,sanat bizim için neyi ifade ediyor?
Yaşım o kadar büyük olmasa da,bir çağın dönüşüm noktasında,son romantiklerden biri olduğumu söyleyebilirim. Öyle ki,benden bir yaş küçük olanlar bile,resimli mesajlar,bayat söylemlerle ifade ediyorlar sevgilerini. Peki gelinen bu noktadaki uçurum neden?
Ben ve yaşıtlarım henüz yeni başlayan özel televizyon furyasına ayak uyduramamış bir nesildik. Kitaplar genellikle daha cazip ve daha renkliydi bizim için. Bizden daha küçük olanlar içinse televizyon daha cazip oldu. Çünkü onlar ,daha Denizler Altında Yirmi Bin Fersah’ı okumadan, izleme lüksüne sahiptiler. İzledikten sonra okuma ihtiyacı duymadılar. Bizse, önce okuyup sonra izler olduk hep.
İşte bu noktada iki sanat görüşü ortaya çıkıyor: görsel ve düşsel sanat. Bizim için sanat,daha güzel bir dünyanın nasıl olabileceği ve varolan hayatın eleştirisinin nasıl yapılabileceğine dair ipuçları veren bir kanaldı. Öyle ki uyarlamaları eleştirerek geçerdi çoğu vaktimiz. Mobydick’in hiçbir görsel karşılığı düşlerimizdeki o yaratığa yaklaşamazdı bile. Ya kaptan Nemo? Televizyon çocukluğumuzun düşlerini paramparça etti.
Biz de daha sıkı sarılır olduk kitaplara.
Bizden daha küçükler içinse,sunulmuş düşler ve sorgulanamayacak mesajlar vardı. Mobydick, beyaz bir balinaydı. Kaptan Nemo,sakallı,kötü bir kahramandı. Onlar da bu düşlere sarıldılar. Kitapların kalınlığı,filmlerin uzunluğundan daha yorucu geldi onlara.
Bizse düşlerimizin kutsal kıyılarından ayrılmadık hiç. Yeraltındaki notları keşfettik,ardından Kafka ve tabii ki Shakespeare. Aşık Shakespeare[2] değil ama,şair ve yazar Shakespeare. Sunulmuş düşlerin içinde iğreti durduk ve çekildik kendi kıyılarımıza. Ayağımıza gelen sanat değil,onun katına çıkmak için çaba sarf ettiğimiz sanata vurgunduk biz. Zaten,sanat bir seçim değil midir? Biz seçimimizi kurulu düzenden yana yapmadık.
Sanat ve edebiyat, en düşsel ve kutsal noktada,bilinmezi bilmek ve kahin olmak adına yazılan,yaratılan,okunan,izlenen demekti bizim için. Hep –di’ li geçmiş zamanda bitiriyor olsam da cümlelerimi;bu,bu görüşlerin geçmişte kalmış olduğundan değil,bu görüşlerin mirasçısı olmadığı içindir.
İşte bu yazı,televizyon yayın akışı içinde mecburi olarak yayınlanan ve hep en artık saatlere sürülen bir kültür sanat programı gibi senin vaktini alabilir ey, okuyucu; ya da o programları tutkuyla bekleyen,izleyen biri olarak,bu yazıya sarılabilirsin. Sahi,sen de bir zamanlar kitapları karıştırmadın mı?
[1] Postacı filminin iki baş karakterinden biri.
[2] Shakespeare İn Love. Shakespeare’in hayat hikayesini anlatan film.
Günlerce kitaplar karıştırıp durdum. Aşıktım. Sevgilime bir şiir,bir dize ya da dilimden geldiğince ona, onu sevdiğimi anlatan bir şeyler yazmak,vermek istiyordum. “Sen masallardan bile güzelsin,büyüksün” diye seslenmiştim ona, Attila İlhan’ın dizeleriyle. İşte aşk orada başlıyordu bir zamanlar.
Postacı Mario’nun[1] dediği gibi: şiir,ona kim ihtiyaç duyuyorsa onundur. Sanat da öyle olmalı bence. İnsan bir resme bakmak ihtiyacı duymalı, bir müziği dinleyip ondan haz alacak alt yapıyı oluşturmak,hayata eleştiren bir gözle bakmak ihtiyacı içinde olmalı. Sanat,içimizdeki ve dışımızdaki boşlukları doldurmak için güzel bir araç ve onu icra edenler için de onurlu bir amaç olmalı. Peki şimdi,sanat bizim için neyi ifade ediyor?
Yaşım o kadar büyük olmasa da,bir çağın dönüşüm noktasında,son romantiklerden biri olduğumu söyleyebilirim. Öyle ki,benden bir yaş küçük olanlar bile,resimli mesajlar,bayat söylemlerle ifade ediyorlar sevgilerini. Peki gelinen bu noktadaki uçurum neden?
Ben ve yaşıtlarım henüz yeni başlayan özel televizyon furyasına ayak uyduramamış bir nesildik. Kitaplar genellikle daha cazip ve daha renkliydi bizim için. Bizden daha küçük olanlar içinse televizyon daha cazip oldu. Çünkü onlar ,daha Denizler Altında Yirmi Bin Fersah’ı okumadan, izleme lüksüne sahiptiler. İzledikten sonra okuma ihtiyacı duymadılar. Bizse, önce okuyup sonra izler olduk hep.
İşte bu noktada iki sanat görüşü ortaya çıkıyor: görsel ve düşsel sanat. Bizim için sanat,daha güzel bir dünyanın nasıl olabileceği ve varolan hayatın eleştirisinin nasıl yapılabileceğine dair ipuçları veren bir kanaldı. Öyle ki uyarlamaları eleştirerek geçerdi çoğu vaktimiz. Mobydick’in hiçbir görsel karşılığı düşlerimizdeki o yaratığa yaklaşamazdı bile. Ya kaptan Nemo? Televizyon çocukluğumuzun düşlerini paramparça etti.
Biz de daha sıkı sarılır olduk kitaplara.
Bizden daha küçükler içinse,sunulmuş düşler ve sorgulanamayacak mesajlar vardı. Mobydick, beyaz bir balinaydı. Kaptan Nemo,sakallı,kötü bir kahramandı. Onlar da bu düşlere sarıldılar. Kitapların kalınlığı,filmlerin uzunluğundan daha yorucu geldi onlara.
Bizse düşlerimizin kutsal kıyılarından ayrılmadık hiç. Yeraltındaki notları keşfettik,ardından Kafka ve tabii ki Shakespeare. Aşık Shakespeare[2] değil ama,şair ve yazar Shakespeare. Sunulmuş düşlerin içinde iğreti durduk ve çekildik kendi kıyılarımıza. Ayağımıza gelen sanat değil,onun katına çıkmak için çaba sarf ettiğimiz sanata vurgunduk biz. Zaten,sanat bir seçim değil midir? Biz seçimimizi kurulu düzenden yana yapmadık.
Sanat ve edebiyat, en düşsel ve kutsal noktada,bilinmezi bilmek ve kahin olmak adına yazılan,yaratılan,okunan,izlenen demekti bizim için. Hep –di’ li geçmiş zamanda bitiriyor olsam da cümlelerimi;bu,bu görüşlerin geçmişte kalmış olduğundan değil,bu görüşlerin mirasçısı olmadığı içindir.
İşte bu yazı,televizyon yayın akışı içinde mecburi olarak yayınlanan ve hep en artık saatlere sürülen bir kültür sanat programı gibi senin vaktini alabilir ey, okuyucu; ya da o programları tutkuyla bekleyen,izleyen biri olarak,bu yazıya sarılabilirsin. Sahi,sen de bir zamanlar kitapları karıştırmadın mı?
[1] Postacı filminin iki baş karakterinden biri.
[2] Shakespeare İn Love. Shakespeare’in hayat hikayesini anlatan film.
Sahibinden az kullanılmış, ham metinler -III
Mutsuzluktan Söz Etmek İstiyorum
“Mutsuzluk benim tanrımdır” diyor Rimbaud. Mutsuzluğum benim tanrımdır. Ruhumun en değerli , en vazgeçilmez arkadaşı, can dostudur. Hiçbir koşulda, hiçbir yerde beni yalnız bırakmaz, mahcup etmez. Şansımın en yaver gittiği, hemen hemen her şeyin lehime olduğu zamanlarda bile mutsuzluğum kendine bir bahane bulur ve masada kim oturursa otursun okeye dördüncü hep o olur.
Beni buraya kadar belki tek başına değil ama o taşıdı. Nice vurgunlar yedik kol kola. Ölümlere gittik, ölümlerden döndük. Hep yanı başımdaydı. En güzel, en mutlu anlardan bile daha keyifli olabileceğini kanıtladı. Tabii ben de onun yüzünü kara çıkarmadım. Zamanla o kadar karardım o kadar karardım ki mutsuzluğumun kılığına bürünebilir oldum. Bazen ben onu yarattım, ayakta tuttum, çoğu zaman o beni…
Öyle bir aşka dönüştü ki bu ilişki, onu hiç kimseyle paylaşmak istemedim. Bu yüzden kimseyi incitmek, mutsuz etmemek için yoğun bir çaba gösterir oldum. Çok sonradan anladım ki, evrendeki en geniş aile onun ailesi.. Ben de koyuverdim gitti. Sevgilimi aldattım, annemle kavga ettim, kimseyi umursamadım. Nasıl olsa onlar da bir gün mutsuzluğun değerini anlayacaklardı. Bari bu kavuşmaya ben sebep olayım dedim.
Mutsuzluğumla arama hiç kara kedi girmedi desem yalan olur. Bazı aşkların ilk günlerinde onu umursamadığım da oldu. Oysa o öylesine sabırlı ve affediciydi ki… Dönüp dolaşıp ona döneceğimi bilirdi. Döndüğümde hiç naz yapmaz, hiç asmazdı suratını. Kolları ve yüreği sonuna kadar açıktı hep bana. Ona müteşekkirim.
“Mutsuzluk benim tanrımdır” diyor Rimbaud. Mutsuzluğum benim tanrımdır. Ruhumun en değerli , en vazgeçilmez arkadaşı, can dostudur. Hiçbir koşulda, hiçbir yerde beni yalnız bırakmaz, mahcup etmez. Şansımın en yaver gittiği, hemen hemen her şeyin lehime olduğu zamanlarda bile mutsuzluğum kendine bir bahane bulur ve masada kim oturursa otursun okeye dördüncü hep o olur.
Beni buraya kadar belki tek başına değil ama o taşıdı. Nice vurgunlar yedik kol kola. Ölümlere gittik, ölümlerden döndük. Hep yanı başımdaydı. En güzel, en mutlu anlardan bile daha keyifli olabileceğini kanıtladı. Tabii ben de onun yüzünü kara çıkarmadım. Zamanla o kadar karardım o kadar karardım ki mutsuzluğumun kılığına bürünebilir oldum. Bazen ben onu yarattım, ayakta tuttum, çoğu zaman o beni…
Öyle bir aşka dönüştü ki bu ilişki, onu hiç kimseyle paylaşmak istemedim. Bu yüzden kimseyi incitmek, mutsuz etmemek için yoğun bir çaba gösterir oldum. Çok sonradan anladım ki, evrendeki en geniş aile onun ailesi.. Ben de koyuverdim gitti. Sevgilimi aldattım, annemle kavga ettim, kimseyi umursamadım. Nasıl olsa onlar da bir gün mutsuzluğun değerini anlayacaklardı. Bari bu kavuşmaya ben sebep olayım dedim.
Mutsuzluğumla arama hiç kara kedi girmedi desem yalan olur. Bazı aşkların ilk günlerinde onu umursamadığım da oldu. Oysa o öylesine sabırlı ve affediciydi ki… Dönüp dolaşıp ona döneceğimi bilirdi. Döndüğümde hiç naz yapmaz, hiç asmazdı suratını. Kolları ve yüreği sonuna kadar açıktı hep bana. Ona müteşekkirim.
Sahibinden az kullanılmış, ham metinler -II
DEFTERLER
Hayatımda çokça nesneye yer ayırmasam da defterlerime hep değer vermişimdir. Çoğu zaman, üzerlerine yazdığım bu yüzey,yazılanı belirlemiş ve kusmuklarımla olmasa da içtiğim kahve ve çaylarla lekelenmiştir.
Kitapsı defterleri daha çok severim. Ciltli,kalın ve kareli olanlarını. Yazmaya başlarken cesaretini kırabilecek kadar kalın olanlarını özellikle severim. Çünkü kalın bir deftere baş kaldırmak keyifli ve zahmetli bir iştir. Defter senden de küstah ve kendini beğenmişse susturur seni. O an yeterince cesur değilsen pes eder ve kapatırsın defteri. İnatçıysan ve o defteri ciltleyen,hazırlayan işçiden bir nebze olsun daha yetenekliysen;baş kaldırır ve – seni bitireceğim’ dersin.
Bitmemiş yani son sayfasına dek yazı ile dolu olmayan defterler tehlikelidir; düzeltmelere,yeniden yazmalara açık bir uçurumdur. Üzerinden çıkaramadığın eski bir gömleğe benzer ve mevsim ister yazdan kışa,ister kıştan yaza dönsün,üzerinde iğreti durur.
Bitmiş,bitirilmiş defterler tablolara benzer. Saatlerce incelediğim defterlerim vardır. Anılar ve ahmaklıklarla dolu oldukları için en iyi nasihati onlar verir insana. Çünkü aynadaki yalnızca yansımandır,el yazısı ise insanın kendisidir.
Her türlü nasihat, sen istemezsen bir kulağından girip diğerinden çıkabilir ama kendini es geçemezsin.
Hayatımda çokça nesneye yer ayırmasam da defterlerime hep değer vermişimdir. Çoğu zaman, üzerlerine yazdığım bu yüzey,yazılanı belirlemiş ve kusmuklarımla olmasa da içtiğim kahve ve çaylarla lekelenmiştir.
Kitapsı defterleri daha çok severim. Ciltli,kalın ve kareli olanlarını. Yazmaya başlarken cesaretini kırabilecek kadar kalın olanlarını özellikle severim. Çünkü kalın bir deftere baş kaldırmak keyifli ve zahmetli bir iştir. Defter senden de küstah ve kendini beğenmişse susturur seni. O an yeterince cesur değilsen pes eder ve kapatırsın defteri. İnatçıysan ve o defteri ciltleyen,hazırlayan işçiden bir nebze olsun daha yetenekliysen;baş kaldırır ve – seni bitireceğim’ dersin.
Bitmemiş yani son sayfasına dek yazı ile dolu olmayan defterler tehlikelidir; düzeltmelere,yeniden yazmalara açık bir uçurumdur. Üzerinden çıkaramadığın eski bir gömleğe benzer ve mevsim ister yazdan kışa,ister kıştan yaza dönsün,üzerinde iğreti durur.
Bitmiş,bitirilmiş defterler tablolara benzer. Saatlerce incelediğim defterlerim vardır. Anılar ve ahmaklıklarla dolu oldukları için en iyi nasihati onlar verir insana. Çünkü aynadaki yalnızca yansımandır,el yazısı ise insanın kendisidir.
Her türlü nasihat, sen istemezsen bir kulağından girip diğerinden çıkabilir ama kendini es geçemezsin.
Sahibinden az kullanılmış, ham metinler
SEVİŞMELER
Bir kadın ve bir erkek en fazla ne kadar yakın olabilirler birbirlerine. Bir erkeğin kadının içindeki boşluğu doldurduğu o anda, neden genellikle kapalıdır gözler? Görmek istenilmeyen nedir? Erkeğin kaslarında oluşan gerilim ve kadının tüm sınırlarını açtığı o an, iki coğrafya bir coğrafyaya neden dönüşmez. Dönüşür mü yoksa?
En uçuk dostlarımdan biri sevişmek üzerine şunu demişti:”Sevişmek döviz kuru gibi bir şeydir. Kimin para birimi daha değerliyse, onun istediği şekilde sevişilir.” İşin özeti, kim daha az istekliyse onun kuralları önemlidir.
Ne kadar yadsımaya,yanlış çıkarmaya çalışırsak çalışalım;sevişmek,bir alış veriştir. Serbest piyasa ekonomisi geçerlidir. Açılan sınırlardan gümrük vergisi alınır. Kadın genellikle, sadakat ve aidiyet olarak ister bu vergiyi. Erkekse, sahip olduğunu sandıklarının kölesi haline gelir.
Tüm erkekler bir noktada Al Bundy dinine geçerler.(Bunun tarihsel gelişimi şu şekilde olur; ilk sevişme / am salaklık / seks gurmeliği / ülserden sebep yağsız, tatsız, tuzsuz yemekler / Al Bundy’lik) Al Bundy karısına şöyle seslenir bir bölümde:”daha geçen noel seviştik. Neden her noel sevişmek zorundayız ki.” Al Bundy’ye göre,zaten kocalar çalışıp eve para getirirken bir de üzerine sevişme işkencesi çekmek zorunda olmamalıdırlar. Karısıyla sevişmektense ölmeyi bile yeğler. Kadınsa (ki kırmızı kafalı bir şeytandır ona göre) erkeği bir şekilde kandırır ve elde eder. Bunun yolu da tabii ki mideden geçer.
Al Bundy şüphesiz karikatürize edilmiş bir karakterdir. Yinede erkeklerin bir noktadan sonra buna yakın bir noktaya geldikleri söylenebilir. “Ölümdür biraz hep aynı yatakta/aynı kadınla sevişerek sabaha varmak” der Ahmet Telli. Sevişilen kişi değişse de bir noktada aynılaşır. Yani eskilerinizi getirin yerine yenilerini verelim görüşü hiçbir şeyi çözmez. Üstelik kadınlar sevişmeleri hep ödenen bir diyet, fedakarlık ya da bedel olarak görür. Bunun yerine bir de vergi almadan,sadece sevişmek için sevişmeyi deneyelim. Peki kim buna ‘evet’ diyecek.
Dilerim bunu yaşayacak kadar şanslı olursunuz.
Bir kadın ve bir erkek en fazla ne kadar yakın olabilirler birbirlerine. Bir erkeğin kadının içindeki boşluğu doldurduğu o anda, neden genellikle kapalıdır gözler? Görmek istenilmeyen nedir? Erkeğin kaslarında oluşan gerilim ve kadının tüm sınırlarını açtığı o an, iki coğrafya bir coğrafyaya neden dönüşmez. Dönüşür mü yoksa?
En uçuk dostlarımdan biri sevişmek üzerine şunu demişti:”Sevişmek döviz kuru gibi bir şeydir. Kimin para birimi daha değerliyse, onun istediği şekilde sevişilir.” İşin özeti, kim daha az istekliyse onun kuralları önemlidir.
Ne kadar yadsımaya,yanlış çıkarmaya çalışırsak çalışalım;sevişmek,bir alış veriştir. Serbest piyasa ekonomisi geçerlidir. Açılan sınırlardan gümrük vergisi alınır. Kadın genellikle, sadakat ve aidiyet olarak ister bu vergiyi. Erkekse, sahip olduğunu sandıklarının kölesi haline gelir.
Tüm erkekler bir noktada Al Bundy dinine geçerler.(Bunun tarihsel gelişimi şu şekilde olur; ilk sevişme / am salaklık / seks gurmeliği / ülserden sebep yağsız, tatsız, tuzsuz yemekler / Al Bundy’lik) Al Bundy karısına şöyle seslenir bir bölümde:”daha geçen noel seviştik. Neden her noel sevişmek zorundayız ki.” Al Bundy’ye göre,zaten kocalar çalışıp eve para getirirken bir de üzerine sevişme işkencesi çekmek zorunda olmamalıdırlar. Karısıyla sevişmektense ölmeyi bile yeğler. Kadınsa (ki kırmızı kafalı bir şeytandır ona göre) erkeği bir şekilde kandırır ve elde eder. Bunun yolu da tabii ki mideden geçer.
Al Bundy şüphesiz karikatürize edilmiş bir karakterdir. Yinede erkeklerin bir noktadan sonra buna yakın bir noktaya geldikleri söylenebilir. “Ölümdür biraz hep aynı yatakta/aynı kadınla sevişerek sabaha varmak” der Ahmet Telli. Sevişilen kişi değişse de bir noktada aynılaşır. Yani eskilerinizi getirin yerine yenilerini verelim görüşü hiçbir şeyi çözmez. Üstelik kadınlar sevişmeleri hep ödenen bir diyet, fedakarlık ya da bedel olarak görür. Bunun yerine bir de vergi almadan,sadece sevişmek için sevişmeyi deneyelim. Peki kim buna ‘evet’ diyecek.
Dilerim bunu yaşayacak kadar şanslı olursunuz.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)